Bu Blogda Ara

13 Aralık 2017 Çarşamba

Göğüs kafesimin içinde,tam şurada bana ait olmayan bir dünya var. Mantığımı aşan, ruhumu saran ve inancımı zedeleyen, benim değil ama bende olan, bambaşka, ürpertici ve kimi zaman ziyadesiyle karanlık bir dünya bu. Benim distopyam. Bir laleyi seyrederken boğazıma takılan dertlerim, bir sokak köpeğini kovalamaya duran düşlerim, zihnime tutkun bu hayaller ve taptaze kabullenislerim var. Bana ait olmayan, beni anlatmayan, ve hatta beni hiç tanımayan ama içimde, tam şuramda, göğüs kafesimin altında kalbimin bir parça sağı ciğerlerimin tam ortasında, benimle yaşayan asalak bir distopya...
Çabalıyorum, bu sersemletici zırvayı gerçeklikten ayrıştırmaya...Öyle ki sırsıkı sardığım dostluklarımı bir çırpıda kopartmaya yelteniyorum... Bana ait olmayan ama bende olan bu krallığa yumruk kaldırıyorum tüm cesaretimle. Kalbim yorulmuş olsa gerek. Hani şu sağ yakasında duran kendisine ait olmayan yırtıcı dünyadan... ama çabalıyor işte... bu bedeni... adına ne dersiniz? Bu organizmayı bir kaç molekülden oluşan, bir gün dahadiri tutabilmek için sarsılıyor delice... ve içimdeki, tam şuramda Göğüs kafesimin altında duran bu dünyadaki düşsel parazitler, zihnime hukmetmeyi düstur edinseler de delicesine çabalayan bu küçük kalbe saygıyla dokunuyor ve kendi yaşamlarını da aslında bir parça onun bu histerik titreşimlerine borçlu olduklarını hatırlarında tutuyorlar...
Yorgunum... Kimi zaman bunca çabaya dayanamaz oluyor ruhum...
Yorgunum... Ama dirayetliyim...
Gözüm de yok zaten
Ama şunu biliyorum
Kölesi değilim...
Yasiyoruz işte
Yorgun ruhum, titrek kalbim
ve içimdeki, tam şurada göğüs kafesimin altında duran şu parazit distopyam... Mutualizm zor zanaat ama bir şekilde alışıyor insan...

Efendi olamam içimdeki bu dünyaya
Begüm

12 Aralık 2017 Salı

BANA NE?

İyi de...
bana ne tüm bu olan bitenden
adına para dediğiniz şu paçavralardan,
kendinze mülk edindiğiniz kara parçalarından
hisse senetlerinizden
ve ellerinizle çizdiğiniz o hayali ülke sınırlarından bana ne

bana ne tüm bu hırs, şehvet, nefret ve eziyet dolu dünyanızdan
birbirinize yakıştırdığınız sıfatlardan
ayrıştığınız her bir konudan
ne dersiniz adına
renkten dinden, dilden, milletten bana ne

bana ne yarattğınız tanrılardan 
ve tapındığınız o koca koca adamlardan
bana ne satılığa çıkardığınız ruhunuzdan
kadınlarınızdan
adamlarınızdan
adam akıllı yıkamadığınız kibrinizden 
sessizliğe uğurlanmış ölülerinizden
yağdırdığınız bombalardan, 
ve işitilen silah seslerinden bana ne
bana ne savaşlarınızdan

bana ne ey adına insan denen mahlukkat
bak bana bir kere 
küçücük bir çocuğum ben
o nefesi bir kere çektim içime
taze ferah hayat dolu ve can yakan...
hayatınıza girdim işte insanoğlu..
cinsiyetim yok, dinim, dilim ve rengim de
gökyüzünü mavı, denizi yeşil seviyorum..
dinle bak...,
kuşların sesini duyuyorum...
ben benimkiler diyorum tüm bu güzelliklere
seninkileri reddediyorum
seninkilerden bana ne

yorulmak nedir bilmiyorum insanoğlu
çocuğum çünkü ben
koşuyorum, durmaksızın
uçsuz bucaksız, sınırsız yeryüzünde
uçurtmalar salıyorum benim olan gökyüzüne
ve benim olan çimlere uzanıp
bana yazılmış şarkıları dinliyorum
çocuğum çünkü ben
seninkilerden bana ne?

BEGÜM...




7 Aralık 2017 Perşembe

TELAFİSİ ZOR

telafuzu zor
kaç zamadır anmadım adını
kaç zamandır sermedim düşlerime kırmızı çarşaf
kaç zaman olmuş edepsiz işlere kalkışmayalı
zor, telafisi zor
patır kütür yığılan hayallerimin
adı sanı kalmamış sevdalarımın
ufaktan kırılan canlarımın telafisi zor
adım adım ölen ruhumu anmak
ruhuna bir fatiha, üzerine üç beş toprak koymak zor
varmak zor, hiç gidilmemiş diyarlara
yolda olmak, solmak, tekrar tekrar dirilip bir züppenin fahişeliğine soyunmak zor
baharı beklemek zor yeşermek için yeniden
sonunda, en sonunda bir bir dökülmek,
umarsız kaçışların altında ezilmek,
teker teker silinmek gökyüzünden
yıldızlardan kaymak zor...

temenniler zor
hiç olmadığı kadar
doğru dürüst hayatlara, doğru dürüst adamlara ve doğru dürüst akşamlara
gücüm yetmiyor,
sesim kısık,
gözlerim bir parça karanlık
ellerim titrek
ve umarsız bekleyişim
hiç olmayana
hiç gelmeyecek olana
aniden yitip giden  bir kaç toz zerresine
bakmak zor, derinliklere
denizler karanlık, gökyüzü kızıl, ve güneş fazlasıyla sıcak
sevdiğim tüm herşey yalan
ütopyam darma duman...

saatlere bakmak zor
geçmiyor zaman
ne kadar ağırdan alıyor yelkovan
ve nice yorgun düşmüş akrep
hayat,
ah hayat...
sabret
üç beş güne
belki bir kaç saate
bilmedin 3 vakte..
sabret...
batacak güneş
ve nefret girecek koynuna
hayat, ah hayat..
nice soluk düşlerin, soğuk nefesin ve ölmeye yüz tutmuş bakire sabahlar
hayat ne yamansın sen
sabret...
geçecek tüm bunlar...

zor, aynalara vermek kendini
ikisinin arasında sonsuzluğa, bir adım daha
bilemedin bir öpücük uzaklıkta olmak...
sonsuzluk içinde hapis kalmak zor..

evetler, tamamlar ve pekalalar
içi boş plaklar,
büyük boş şişeler
kalibre silahlar
emniyetli kilitler
uyuşmuş beyinler
yalanlar
dolanlar
hadi ama zor,
zor işte anlamak
anlamlandırmak zor
aramak
benliğimi satılığa çıkartmak
varoluşsal sancılar doğurmak
silikleşen dertlere vermek kendimi
bir parça ben
bir parça ütopyam
ve hiç sevemediğim gerçeklikle yüz yüze gelmek
aynalara bakmak
koyun koyuna yatmak zor
telafuzu zor tüm bu edepsiz cümlelerin
telafisi daha zor...

BEGÜM

29 Ekim 2017 Pazar

SEN KİMSİN?






_Nerdesin?
_Bir odada..
_Bana odayı tarif edebilir misin?
_Bembeyaz duvarları var. Aslında her yer bembeyaz... Biraz küçük bir yer... Küf kokuyor... Yerler bayaz karolarla kaplı... Soğuk... Çok soğuk... Ürkütücü denilebilir... Bir hayali andırıyor...
_Odada yalnız mısın?
_Hayır... Bir adam var... İyi giyimli... Bakımlı... Zengin görünüyor... Yüzünde sinsi bir gülüş, gözlerinde nefret var... Dik başlı, kibirli, öfkeli... Her zaman öfkeli... Ve çok güçlü... Elinde bir kemer var... Tokasız kısmı eline dolamış... Tokalı kısmı sebest... Adam fazla kendinden emin ve fazla öfkeli... Bu beni korkutuyor...
_Sence ne yapacak o kemerle?
_Bilemiyorum... Sanırım kadını dövecek...
_Oda da ikinizden başka birlileri mi var?
_Evet, bir kadın ve bir de küçük kız çocuğu...
_Bana onları tarif edebilir misin? Nasıl görünüyorlar?
_Kadın zayıf... Yerde... Saçları darmadağın... Gözlerinde yaşlar var... Ağlıyor... Sanırım kadın hep ağlıyor... Vücudunda morluklar var, vücudunda yara izleri var... Acı çekiyor ve fazla güçsüz... Başını elleri arasına almış. Dizleri üzerine gömülmüş... Ayakları soğuk... Üstü başı kir içinde... Fazla çaresiz ve bu beni öfkelendiriyor...
_Neden öfkelendiriyor?
_Bu kadar zayıf olmak zorunda değil çünkü, o adama boyun eğmek zorunda değil... Ayağa kalkıp mücadele etmeli...
_Sence bunu yapabilir mi?
_Bilmiyorum... Sanırım yapamaz...
_Neden?
_Çünkü korkuyor... 
_Adamdan mı?
_Hayır, çocuktan... Çocuğun onu bırakıp gitmesinden korkuyor. Onu kaybetmekten korkuyor... Çocuğu çok seviyor, yaşamak için ona tutunuyor...
_Peki çocuk? Bana biraz ondan bahset...
_ 3,4 yaşlarında bir kız çocuğu... Elinde kahverengi tek gözlü bir oyuncak ayı var. Beyaz bir elbise giymiş, etekleri dantelli, Gülümsüyor... Ama buruk bir gülümseme bu...
_Sence çocuk ne hissediyor?
_Tüm bu olup bitene anlam vermeye çaşıyor... 
_Yani?
_Biraz korkuyor sanırım...
_Neden korkuyor sence?
_Kaybetmekten... Adamı kaybetmekten... Ona hayran, çekip gitmesini istemiyor... Onu seviyor da aynı zamanda... Onunla iyi vakit geçiriyor... Adam da çocuğu seviyor... Onun neşe kaynağı... Arada sırada onu kucaklıyor...
_Peki çocuk kadına karşı ne hissediyor?
_Onun üzülmesini istemiyor, ağlamasını da istemiyor... Ona acıyor sanırım... 
_Peki kadın çocuğa karşı ne hissediyor?
_Umut... Onda geleceği görüyor... Vaddedilen geleceği...
_Vaddedilen gelecek ne Mine? Bu konuda bir fikrin var mı?
_Bilmiyorum... Sanırım kadın da bilmiyor... Ama yine de umuyor... Anlamsız bir şekilde...
_Devam et Mine... Neler oluyor o odada?
_Adam yavaş yavaş kadına yaklaşıyor... Ayak seslerini duyuyorum... Tak..Tak...Tak... Elindeki kemerin tokası yere sürtünüyor... szszszsszsz... Oda da çıt yok... Kadın sustu... Birazdan başına gelecekleri biliyor gibi... Gözlerini yumuyor ve dişlerini sıkıyor... Çocuk arkasına dönüyor... Olacaklara tanık olmak istemiyor... Elleriyle kulaklarını tıkıyor... Adamın ayak sesleri yavaşlıyor... Tak.... Tak... Tak... Duruyor adam... Kadını kollarından tutup ayağa kaldırıyor... Kadın bir şey söyleyecek gibi... Eline ağzına götürüp, susturuyor kadını... Şşşşşşşş... Kadın arkasını dönüyor... Şaaaaaakkk... Çığlık atıyor kadın... Şaaaaaaaaakkk... Bu sefer daha güçlü... Şaaaaakkkk... Her itirazda daha fazla şaklıyor kemer... Çocuk ağlıyor... Kadın bağırıyor... Kemer şaklıyor... Çocuk ağlıyor... Kadın bağırıyor... Adam gülüyor.... Kemer, kemer.... 

Çığlık atarak açtı gözlerini Mine... Nefes nefeseydi... Doktor emin adımlarla yanına geldi... 
_Şşşşşşş... Tamam geçti, sakin ol... Güvendesin... Bak burası muayene odası... Burada sana zarar verebilecek kimse yok... Şimdi sakin olmaya çalış... Derin derin nefes al... İşte böyle... Aferim sana... Bir.... İki... Üç... Nefes al, ver... Evet Mine güvendesin... Tamam mı? Burda her şey yolunda... Gel bakalım... Otur şöyle... Aferim sana... Bir bardak su iç, iyi gelecektir...

Yavaşça yerleşti koltuğa mine... Doktorun uzattığı suyu aldı titreyen elleriyle... Bir kaç yudum içip yandaki sehpaya bıraktı... Bu esnada masanın diğer tarafındaki yerini almıştı doktor...

_Şimdi daha iyi misin?
Kafasını salladı Mine..
_Devam edelim mi yoksa seyansı burda bitirmek mi istersin?
Derin bir nefes aldı Mine
_Devam edelim...
_Peki... Şimdi senden tekrar gözlerini kapatmanı istiyorum... Yeniden başlıyoruz... Evet Mine... Şimdi nerdesin?
_Odadayım...
_Aynı odada mı?
_Hayır...
_Tarif et öyleyse...
_Fazla karanlık... Hiçbir şey göremiyorum...
_Gözlerine ihtiyacın yok Mine... Bana odayı tarif et...
_Duman var... Odada duman var. Kokusunu alabiliyorum...
_Başka? 
_Yerler ıslak ve yapışkan...
_Neden peki?
_Sanırım kan... Duman ve kan ve pislik... Kokusunu alabiliyorum..
_Kokusunu aldığın kan kime ait?
_İnsanlara...
_Hangi insanlara..
_İnsanlara işte... Bütün insanlara...
_O insanları tanıyor musun?
_Bir kısmını tanıyorum...
_Nerede olduklarını biliyor musun?
_Evet...
_Neredeler peki...
_Öldüler...
_Odadaki kan ölü insanlara mı ait yani?
_Bence evet...
_Sence onları kim öldürdü Mine?
_Adam...
_Hangi adam?
_Beyaz odadaki...
_Kim o adam?
_Bilmiyorum... Kötü biri... Zarar veriyor, insanlara... Kadına da zarar veriyor...
_Ne gibi zararlar?
_Şiddet, taciz, kavga, ölüm, Kötü olan her şey...
_ Sence dünyadaki tüm kötülüklerin sorumlusu bu adam mı?
_Hayır... Başka adamlar da var...
_Peki onlar nerdeler?
_Bilmiyorum...
_Peki... Odadan devam edelim... Odada yalnız mısın?
_Hayır...
_Kim var odada?
_Hiç kimse...
_Ama az önce odada yalnız olmadığını söylemiştin...
_Çünkü ben odada değilim...
_Nerdesin Mine
_Dışardayım... Odanın dışında...
_Peki oda nerede?
_İçimde... Benim içimde... Pencereden bakıyorum...
_Yanında başka birileri var mı?
_Evet...
_Kim onlar?
_Kadın ve çocuk...
_Beyaz odadaki kadın ve çocuk mu?
_Evet
_Neden oradalar?
_Seyrediyorlar...
_Neyi?
_Siyah odayı...
_Az önce orada hiçbir şeyin görünmediğini söylemiştin yanılmıyorsam
_Gözlere ihtiyacımız yok ki
_Siyah odada neye bakıyorsunuz?
_Boşluğa... Hiçliğe...
_Nasıl bir şey bu boşluk, tarif edebilir misin?
_Yorucu...
_Siyah odanın içinde olduğunu söylemiştin değil mi Mine
_Evet... Kaburgalarının arasında...
_Kaburgalarının arasında bir boşluk var öyleyse, ve bu boşluk seni fazlaca yoruyor...

Onaylarcasına başını salladı Mine, gözleri doldu, burnunu çekti...

_Kadın ve çocuk ne yapıyor o boşlukla...
_Mücadele etmeye çalışıyorlar..
_Sence başarabiliyorlar mı?
_Hayır..
_Neden?
_Çünkü tutuklular...
_Ne demek bu...
_Adam özgür olmalarına izin vermiyor... Onları hapsetmiş... 
_Nereye?
_Beyaz odaya...
_Ama adam da beyaz odada... Öyleyse kendini de mi hapsetmiş...
_Sanırım evet...
_Sence neden böyle bir şey yapmış?
_Çünkü onlara ihtiyacı var... Onları bırakmak istemiyor... Giderlerse mutlu olamayacak...
_Ama adam da gidemiyor hiç bir yere... Yani o da özgür değil... Onun gardiyanı kim Mine?
_Kendisi...
_Bir insan niye kendisini hapseder... 
_Benim için...
_Ne demek senin için?
_Benden vazgeçemiyor...
_Sen kimsin Mine?
_Bilmiyorum...
_Sen kimsin Mine?
_Bilmiyorum...
_Sen kimsin dedim
_...

Doktor sesini yükseltti... Otoritenin kim olduğunu belirtircesine vurgulayarak söyledi...
_Mine... Gözlerini aç ve bana söyle? Sen kimsin?

Mine yavaşça gözlerini açtı... Başını kaldırdı... Doktora baktı... Omuzlarının dik duruşuna... Gözlerindeki kararlılığa... Ellerini masanın üzerine koyuşundaki nezakete... Burnunun üzerindeki çerçeveli gözlüğe ve çatılmış kaşlarına baktı... Gözlerini kıstı... Sinsi bir gülüş kondurdu dudaklarına... Koltuğunda doğruldu, bacak bacak üstüne attı...
_Peki sen kimsin doktor?

Doktor sarsıldı, geri çekildi, elleri titremeye, ağzı kurmaya başladı, yutkundu...

Minenin gülümsemesi kahkahaya dönüştü... Yavaşça ayağa kalktı ve eteğini düzeltti... Öne gelen saçlarını kulağının arkasına attı. Boynuna dokundu ve emin adımlarla yürüyüp doktorun masasına yaslandı... Eğilip gözlerine odaklandı... Doktorun göz bebeklerinde kendisi vardı şimdi... Korkmuş ve sarsılmış göz bebeklerinde... Nefesleri birbirine değiyordu... Gözleri birbirine bakıyordu... Mine alaycı bir şekilde tekrarladı soruyu... Peki sen kimsin doktor? 

Doktor dona kalmıştı... Az öncek siyah odada kaybolmuşru sanki... Yorucu bir boşluk gibi hissediyordu kendini... Susabiliyordu, kendisine manalı manalı bakan bu kadına karşı susabiliyordu sadece...

Mine doğruldu ve odanın köşesine doğru ilerlemeye başladı... Aynanın karşısında kendisine baktı... Saçlarını havalandırdı... Dişlerinin arasını kontrol etti ve cebindeki ruju sürdü dudaklarına... Sonra aynayı elleri arasına sıkıştırdı ve kendisini öptü dudaklarından... Kendisine gülümsedi ve aynayla birlikte doktora doğru ilerledi...

Doktor hala şaşkındı... Kendisine doğru çevrilen aynaya baktı... Topuz yapılmış saçlarına... Çerçeveli gözlüğüne... Buğulu gözlerine ve kurumuş dudaklarına baktı... Ve kendi kendisine sordu... Kimim ben? Başını kaldırıp Mineye baktı yalvarırcasına... Cevap bekliyordu... Mine gülümseyerek cevap verdi...

_Aynaya bak...

Doktor aynaya baktı...

_Ne görüyorsun?

Doktor gözlerini yumdu... Ağlamak istiyordu, öfkeliydi ve yorgundu...

Mine tekrar sordu:
_Cevap ver doktor... Aynada ne görüyorsun?
_Bir kadın
_Başka?
_Bir adam
_Başka?
_Ve bir de çocuk
_Napıyorlar
_Ellerini uzatmışlar
_Neden?
_Seçim yapmamı istiyorlar
_Neyi seçmeni istiyorlar senden?
_Kimliğimi, benliğimi, kendimi...
_Seç öyleyse... Sen hangisisin?
_Hiçbiri
_Söyle doktor, sen hangisisin?
_Hiçbiri
_Aynaya bak ve yüksek sesle söyle... Sen hangisisin?
_Hepsi
_İşte böyle doktor...

Doktor ağlamaya başladı... Kadın elinden tuttu, çocuk sarıldı ve adam alkışladı... Mine iç çekti...

_Doktor, kaldır başını... Aynaya bak... Aynada kimi görüyorsun?
_Seni
_Ben kimim doktor?
_Sen, bensin...
_Peki sen kimsin doktor?
_Bir yönetmen...
_Kadın, adam ve çocuk kim?
_Oyuncular...
_Nasıl yani?
_Ruhumdaki oyuncular... Yönetmeye çalıştığım oyuncular... 
_Onları yönetmeyi başarabiliyor musun peki?
_Bazen evet, bazen hayır...
_Peki öyleyse sen kimsin doktor?
_Ben hiçbiriyim, ama aynı zamanda hepsiyim... Hepsi benden bir parça... Hepsini yönetmeye çalışıyorum ve hepsini oynuyorum... Ben kadınım, adamım ve çocuğum... Ben Mineyim...

Gülümsedi Mine... Gözlüklerini çıkardı, topuzunu çözdü, saçlarını savurdu... Cepindeki ruju çıkardı, dudaklarını boyadı... "aferim sana" dedi... Ağlamaya başladı Mine... Gözyaşlarını okşadı... Bir öpücük kondurdu dudağına... Aynaya baktı ve gülümsemeye çalıştı... "geçicek" dedi... Sen güçlü bir kadınsın... Geçicek...

Tam o sırada kapı çaldı... Mine elindeki aynayı yere bırakarak seslendi
_Girin
_Doktor Hanım vaktiniz varsa biraz konuşabilir miyiz?
_Tabii ki Mehmet Bey, şöyle buyrun, ne içersiniz?
_Sade bir kahve iyi olur, teşekkürler...
Gülümseyerek telefona uzandı Mine, telefonunun yansımasında onları gördü... Tüm benliklerine selam verdi içinden, hepsini bir bir kabullendi... Hepsini seviyordu... Hiçbirinden vazgeçemiyordu... Her şey yoluna girecekti nasılsa... Telefonu açtı... Akisler kayboldu... Sekreteri arayıp iki kahve söyledi... Gülümseyerek Mehmet Bey'e döndü...
_Eveeeeett, sorun nedir?
_Valla sorun pek çok doktor hanım... Bilmem hangisinden başlasam...

Kadın, adam ve çocuk gülmeye başladılar... Mine sus işareti yaptı. Şşşşşş.... Doktor Hanım sakince konuştu...
_Buyrun Mehmet Bey sizi dinliyorum.... İstediğiniz sorundan başlayabilirsiniz...


BEGÜM...

1 Ekim 2017 Pazar

BAVUL

Hayallerimi de hayal kırıklıklarımı da aynı bavula tıkıştırıp yola çıkıyorum bu gece... Akıbetim belirsiz... Nefretlerin ve sevgilerin kesiştiği o noktada aynı kişiye duyulan o anlamsız kargaşa dolu hissiyatları sonsuza dek yok etmek derdindeyim... Fakat hayallerim hala fazla kırılgan... Mümkün kelimesine hasret, keşke kelimesine ise hiddet doluyum şu sıra... Geçmişimi söküp atmak istiyorum zihnimden... Kalbime saplanan bu sancıdan ve ufak tefek azularımdan, yalnızlığımdan,  hırçınlıklarımdan ve tek tük ağaran saçlarımdan usandım...

Üç aşağı beş yukarı aynı günleri yaşayıp durduğum şu dünya düzeninden de beni ben olduğum için sevmeyen insanlardan da fazlasıyla uzağım... Pekala beklentilerden ve adına ahlak denen şu çıkar ilişkisi zımbırtıdan da kaçabilirim artık...

İçim üşüyor, ruhum kapana kısılmış, kalbimi söküp atmak,  nefesimi düzene sokmak, sıcak bir çorba içip ısınmak iyi olabirdi şu anda... Ama artık bunları yapamayacak kadar ölüyüm... Artık ben olamayacak kadar sahteyim ve dönüp duran şu dünyayı sırtlanamayacak kadar güçten düştüm...

Teslimiyetim hatıra denen o boşluğa,  teslimiyetim anlamlandıramadığım şu neşeye ve aniden gelen şu aptal ızdıraba,  ve teslimiyetim çocukluğumu parça parça eden insanlara...

Deniz fazlasıyla serin... Yağmur naif ve ben hafifim... Ardımda ise bir bavul... Size bırakıyorum... Gözlerime binen bu yüke, bunca çağrılışıma, sözümü dinlemeyen şu aptal çekincelere dayanamaz oldum artık...

Tükenmek denen o sahipsiz hissiyata açtım kapılarımı... Yüzsüzce zihnime kuruluşunu ve beni yiyip bitirişini seyrettim derinliklerimden... Vazgeçtim... Bedenimden... Kalbimden... Beni ben yapan meziyetlerimden... Vazgeçtim kendimden... Vazgeçtim nefesimden....

Begüm

11 Eylül 2017 Pazartesi

NABER DEFTERO?




Naber deftero?

Kaç zaman olmuş fingirdememişiz seninle. Öylece oturup boş lak lak yapmamışız! Bu gün çokça vıcıyasım mevcut ve hali hazırda yakınımdaki tek arkadaşım sensin...

Regl dönemindeki hatun misali gelgitler yaşayan depresyonum selektrasızlığa dayanamadı. Yok abi iki ay rahat takıldık sonra ver elini kriz masası... Bi de ben ağlayınca da pek çikinim deftero... Zaten, tombalak olduğum için beni övmek isteyen insanların sığınmak zorunda olduğu üzre sadece yüzüm güzel, e onu da salyaya sümüğe ve gözaltı torbalarına bulayınca afedersin ama göt gibi oluyom... Bi de baş ağrısı, gözlerde şişme, ve diğer fiziki problemler var tabi.. Yani ağlamak çok bok bişiy... Ama ne nalet ki çocukluğumdan beri ota boka ağlayan bir yapım var. E doğrusu bu da beni biraz sinir ediyor. 

Küçükkene o kadar çok ağlardım ki bir gün ayağım kapıya çarptığı için ve tırnağım parmağımdan ayrılmıştı ve ağladığımda annem babam merak edip gelmemişti. Yalancı çoban hikayesi vardır ya hani deftero? İşte ben ordaki koyunum! Hiç bir suçu olmadığı halde güme giden koyun...

Acaba diyorum bu zıbındırak depresyon çocukluğumdan beri mi var ki bende? kronikleşmiş mi ki acaba? Zaten doktor dediydi, depresyon kronik bi hastalık onu tedavi edemeyebiliriz kontrol altında tutmamız lazım diye de ben klasik hasta tepkisi olan inkar moduna aldıydım kendimi... Zaten de daha gitmedim doktora. İyiyim ben ya, etrafımdaki herkes aksini iddia etse de gayette normalim...

Sadece arada bir top misali serbest düşme yaşıyor ruhum. Sonra dibi vuruyor ve momentumun bana verdiği yetkiye dayanarak tekrar yükseliyorum o kadar. Ha arada sürtünme kuvveti dolayısıylan bir enerji kaybı oluyor muhakkak ama malum biz onu fizikte ihmal ediyoruz!

Ne diyordum? Hah! Şu ara, keyfim yerinde çok şükür. Cemiyet cemiyet gezip ulvi arkadaşlık ve akrabalık görevimi gerçekleştirmekle meşgulüm. 2 arkadaşım evlendi 1 i nişanlandı. Ailemin üzerimdeki evlen baskısının artmasının yanı sıra düğün dernek telaşıyla olan kavgam da yükselişe geçti. Evlenemezsin gazlarının ardından, siz bana evlenemezsin diyemezsiniz ben kendim evlenmiyorum bir kerem tarzı tatminsiz cevaplarla etrafımdakileri yatıştırmaya çalışırken, bir yandan da kafamda geleceğe dair planlar dönüyor. Ne iş yapcam, nasıl bir çalışma hayatım olacak, nerede yaşayacam, fizik ve sosyoloji eğitimi alabilecek miyim? ve en önemlisi zayıflayabilecek miyim)? sorularıyla cebelleşiyorum. Bir yandan da diyorum ki fazla plan yapmaya gelmez. Bu aralar bir arkadaşım üzdü bizi oradan biliyorum...

rejim işleri fena değil. Kendimi ter kokulu spor salonlarında kas yapmaya çalışan bıcırık delikanlılar gibi yumurta ve tavuğa adadım. Karbonhidratla küsüz bu ara. Dolaptaki nutellayı ne zaman görsem küfretip kapağı suratına çarpıyorum! Atmaya da kıyamıyorum ha, bir kriz anında mazallah lazım olur, bir köşede dursun! Son kudurduğumda reçele abanmış, evde çikolata bırakmayan kardeşlerime sağlam sövmüştüm... Çikolatasız ev mi olur arkadaş? Acil bir ihtiyaç olsa?

Şu sıra seçmeli stajda olduğumdan ve aile hekimiliğini seçtiğimden kendimi dersanede offline çakmaya adadım. Bi de anlıyom namızsızım ama sonra unutuyom hemen. Keşke bu kadar unutkan olmasaydım. Neyse ki talasemi taşıyıcısıyım da unutkanlığımı üzerine atabileceğim bir suç ortağım mevcut. Hocalar tutturmuş çok tekrar diye, asistanlar çalışmıyoz diye ağzımıza sıçıyo, anam babam şubatı beklememem için masrafınız çok edebiyatı yapıyo, arkadaşlarım yardırmış gidiyo ben hala offline derdindeyim işte :D Amaaannn be deftero doktor olcaz diye insanlığımızı mı kaybedelim? Okumadan, gezmeden, tozmadan, arkadaşlık kurmadan yaşanır mı be! Yaşanır elbet de, o ben değilim!

Son zamanlarda çok okuyamıyordum çizgi roman, dün bursa dönüşü bir tane suicide squad gömdüm, efsoydu... Özlemişim be! Öyle olunca da bu gün FMA serisine devam edeyim dedim. Bakalım takılıyoz işte evde yığın kitap çizgi roman mevcut zaten! Onlara abanıyom bu ara, ders de çalışıyom canım, yani çalışcam, yani inşallah. Bu arada 24 yaşındaydım ben deme :D

Emaaaaannn hayatım boyunca yaşımdan büyük davranmaya çabaladım zaten! İsmimin de bana verdiği yetkiye dayanarak hep olgun bir hatun oldum. Hani bazı oğlanlar vardır daha kankileri uzamadan birden boy atarlar ve sınıfın en uzunu dolayısıyla en havalısı olurlar, bütün kızlar peşinden koşar da bir iki seneye bütün arkadaşları uzayıp 1.90 olunca bizim bıcırık yer elması gibi kalır ya. Hah işte ben o oğlan çocuğuyum. Birden olgunlaştım ve orada kaldım. Şimdi de etrafımdaki herkes büyüyüp koca koca adamlar olurken ben böyle 16 lık ergen gibi takılıyorum ortalıkta. Emaaaannn napıverem yani istemeyen yanaşmasın bana zorla değil ya yahu!

Neyse deftero sağlam fingidedik bu gün :D Arada yapalım bunu. Ama öyle babamın annemin yaptığı yemeği beyenip bundan her hafta yapsana demesiyle annemin o yemeği yapması arasında geçen süre kadar samimiyetsiz olmasın bu muhabbet :D Biz cidden ama cidden kardeşlerimin deyimiyle ara sıra böyle "boş" yapalım :D 

Ay çok pis öpüldün :D Yanağındaki ruj lekesini silmeyi unutma!


10 Eylül 2017 Pazar

KIVRIK SAYFALAR (Elon Musk-Geleceği İnşa Eden Adam)




"Herkesin sıkı bir disiplin altında İngilizce,  Matematik,  Fen dersi alması ve seri üretim hattındaymış gibi beşinci aşamadan altıncıya,  oradan yedinciye geçiş yapması beklenemez.  İnsanlar seri üretim bandındaki nesneler değillerdir. Bu saçma bir görüştür. İnsanlar farklı şeylerle ilgilenir ve farklı şeyler öğrenirler, öğrenme hızları da birbirinden farklıdır.  Müfredattan bağımsız olmak isteyebilirsiniz.  İnsanların ilgi duydukları alanlarda hızla bilgi edinmelerine imkan sağlayın."

Elon Musk
SXSW Konferansı, 9 Mart 2013


"Üç beklentiniz olmalı: Sabahları işe gitmeyi iple çekmelisiniz. Kayda değer bir maaşınız olmalı.  Dünyaya olumlu bir etkide bulunmak istemelisiniz. Bu üç beklenti karşılanırsa,  çocuklarınıza anlatacak bir şeyleriniz olur."

Elon Musk
Pennsylvania Gazette, 4 Kasım 2008


"İlk adımınız,  olanaklı bir şeyi inşa etmek olmalı,  olasılık kendiliğinden oluşacaktır."

Elon Musk
Esquire,  14 Kasım 2012


"Hayat uzun vadeli kin tutamayacağınız kadar kısadır."

Elon Musk
Inç., 1 Aralık 2007