Bu Blogda Ara

14 Aralık 2016 Çarşamba

SADIK BİR ADAM

''Gelin sizinle biraz konuşalım, diyerek koluna girdi Doktor, Sadık'ın... İlerlediler... Rahat değildi Sadık'ın içi, Yalnız bırakmak istemiyordu Sevgi'yi... Hala yatağında çırpınıyor, haykırıyordu Sevgi... Verdikleri ilaçlar hiç bir işe yaramamıştı. Dün geceden beri bu haldeydi... Garip sesler, çığlıklar duyduğunu söylüyor, ellerini kulaklarına başına götürüyor, bir türlü söz geçiremiyordu seslere... Sadık korkuyordu... Sevdiğine, hayat arkadaşına, ekmeğini paylaştığına, kadınına kıyamıyordu hiç. Her şey, tüm yaşadıkları, Sevginin tüm hastalıkları şaka olsaydı keşke... Geçip gitse, yıllar sonra hatırlandığında kahkahalar eşlik etse... Ama hissediyordu Sadık, her şey fazlasıyla gerçek, fazlasıyla ilerleyiciydi. Daha kötü olacaktı hayat onlar için... Daha neler yaşayabilirlerdi bilmiyordu ama her şeyin daha da kötü olacağını kestirebiliyordu şimdiden...

Doktorun söylediklerini zar zor anladı, düşüncelerini defetmeye çalışırken. Salgın gibi bir şeye yakalanmıştı Sevgi, son zamanlarda çok sık gördükleri, ancak sebebini bilmedikleri, bazı insanların garip bir şekilde bağışıklığı olan, tedavisi malesef olmayan bir hastalık... Yeni ve henüz keşfedilememiş, hatta bazı hekimleri dahi etkilemiş, yeri ve kaynağı bilinmeyen, ürkütücü, ilerleyici ve sürekli eksilten bir hastalık...

Bunları biliyordu zaten Sadık. Defalarca duymuştu aynı cümleleri farklı ağızlardan... Cümlenin somunun nereye gideceği belliydi aslında. Ama yine de sordu Sadık,''Peki ne yapılabilir doktor.'' 

Doktor iç çekti... Mesleğinin en zor anlarını yaşıyor gibi bir hali vardı... ''Sadık bey, eşinizin duyduğu sesleri yok etmemizin tek bir yolu var. Elektrotlarla beynine girip, duyma merkezini harap etmeliyiz. Aksi taktirde eşiniz bunun üstesinden gelemeyip kendine zarar verebilir.''

''Al işte'' diye düşündü Sadık kendi kendine. ''Şimdi de sağır edecekler onu...'' İki yıl önce kadardı, o ilk o zaman başlamıştı bu hastalık... Sürekli kan konusu alıyordu Sevgi, yemek yiyemez olmuştu. ''Neden her şey çürümüş et ve kan gibi kokuyor ki? Sen de hissediyor musun bu iğrenç kokuyu?'' demişti Sadığa. Sadık ağlamıştı, bir şey yapamadığı için, derdine çare olamadığı için... Günden güne daha da zayıflıyordu Sevgi. Hiç bir şey yiyemez olmuştu... Gidilmedik doktor, hastane bırakmamışlardı... Damardan besin verip eve yolluyorlardı. Ellerinden bir şey gelmiyordu. Sonra sonra araştırırken keşfetmişti Sadık. Aynı dertten muzdarip bir çok insan vardı. Yeni bir tedavi yöntemi geliştiriliyordu onlar için. Başarı oranı %80 di. İyi bir rakam gibi görünüyordu Sadık'a. En azından denemeye değerdi. İşinin ehli bir doktor buldu Sadık. Güveni tamdı.

Ameliyat basitti. Beyninin içine girip koku merkezini harap edeceklerdi. Artık koku duyamayacağı için yeniden beslenebilecekti Sevgi. 

Yolunda gitti her şey... Tekar beslenip kilo almaya başladı Sevgi. Hayatları eskisi gibi düzene girmişti. Mutluydular. Ta ki bir gün ellerinde çiçekle gelene kadar Sadık. Çok severdi papatyaları Sevgi. Onun için yan taraftaki arsadan toplamıştı. Sevginin gözleri güldü çiçekleri görünce, hemen kucakladı kocasını, çiçekleri burnuna götürdü koklamak için... Sonradan farketti ne yaptığını, elleri titredi, gözleri doldu... Bir daha koklayamayacaktı kocasının getirdiği çiçekleri... Sadığın içi parçalandı... İçerisine içerisine aktı göyaşları, kahroldu en derinlerde... Zamanla alıştılar duruma, Sadık çiçek toplamaz oldu... Karısını üzmemek için...

Sonra bir gün ağlarken buldu karısını Sadık. Ellerini gözlerine bastırıyor, haykırıyordu... Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu Sadık. Ağlıyordu Sevgi, her yer yanıyor Sadık, yalvarırım kurtar beni... Bir süre geçmesini beklediler... Ama geçmiyordu. Gözlerini açamaz olmuştu artık güzeller güzeli karısı.

Doktora gittiler... Yapılacak bir şey yoktu... Yine aynı yönteme kalmıştı işleri... Beynin görme merkezini harap etmek... Sonunda Sevgi mutluydu... Gördükleri öyle çok yıkmış, parçalamıştı ki onu... Görememek çok daha güzeldi onun için... En azından hayatına devam edebiliyordu bu şekilde... Gerçi evlerinde ufak tefek modifikasyonlar yapmak zorunda kalmışlardı. Eşikleri kaldırmışlar, kırılacak şeyleri yüksek yerlere koymuşlardı. Plastik tabaklar, bardaklar, kenarları oval masalar... Her şey Sevgi'nin daha az zarar görmesi, daha kolay yaşayabilmesi içindi. Körler için olan rehabilitasyon merkezine yazılmıştı Sevgi. Orada yeni arkadaşlar edinmiş, kendi gibi aynı hastalığa yakalananlar olduğunu gördükçe daha da kabullenmişti durumu...

Sevgi ne yaşamıştı. Neden bu kadar acı çekmiş, Kayıplarına nasıl böyle çabucak ve istekle adapte olmuştu, anlayamıyordu Sadık. Onun için çok daha zordu her şey. Kıyamıyordu hiç karısına, parça parça eksilişine katlanamıyordu. İnanmak, kabullenmek istemiyodu başlarına gelenleri. Bazen devam edemeyecek gibi hissediyordu... Her şeyi, herkesi ve hatta karısını bile bırakıp gitmek istiyordu da, yapamıyordu... İhtiyacı vardı Sevgi'nin ona. Yardımına, yoldaşlığına, fedakarlığına, sevgisine ihtiyacı vardı. Söz vermişlerdi, iyi günde kötü günde....

''Tamam'' dedi doktora, ne gerekiyorsa yapalım... Uzattıkları onam kağıdını imzaladı. ''Ne zaman olur ameliyat?'' ''Sevgi hanımın durumu çok ağır Sadık Bey, bu nedenle öncelikli hastamız. Bu gün içerisinde ameliyeta almaya çalışıcağız. Biz gerekli hazırlıkları yaparız, siz eve gidip biraz dinlenin. Numaranızı danışmaya bırakın, ihtiyaç halinde sizi ararlar...'' ''Sorun değil, buralarda olurum ben,'' ''Pekala, nasıl isterseniz. Geçmiş olsun tekrar'' '' Sağolun.''

Geçmiş olsun demekle geçmiyordu işte, keşke geçseydi. ama geçmiyordu. Geçti demekle de geçmiyordu zaten. Teselli cümlelerinden bıkmıştı Sadık... Karşıdakinin içini rahatlatıyordu belki ama Sadık boğuldukça boğuluyor, daraldıkça daralıyordu...

Bahçeye indi ağırdan, kalabalıktan uzak bir köşeye bir ağacın altına sindi. Bir sigara yaktı. Derdini içine çekti, dumanına sardı derdini, üfledi, Alın sizin olsun dercesine, dünyaya lanet edercesine...
Düşünmeye başladı derin derin.. Neden böyle olmuştu? İki sene önceye sardı filmi... Sevgi'nin ilk kez hastalandığı saatlere... Her anı, her dakikayı tekrar tekrar hatırladı... Sevgi'nin gözlerini hatırladı, ne manalı bakardı... Aşk dolu, sevgi dolu, hayat dolu... Şimdi boş boş bakıyordu oysa, orda olup olmadığını bile anlayamıyordu çoğu zaman, ses çıkarmasan tanımıyordu seni... İç çekti, duman çekti, yandı gözleri... Öksürmeye başladı... 

Sonra dün geceye savurdu anıları onu... Karısının çırpınışlarını, çığlıklarını hatırladı...Şimdiye kadarkilerin en kötüsü buydu belki de. En çaresiz hissettiği, en bir şey yapamadığı dakikalar... Zaman geçmez olmuştu dünden beri... Saatlere küfretti Sadık, doktorlara küfretti, biten sigarasına, kaderine küfretti... 

Televizyona takıldı gözü... Sesini duyamıyordu Sadık, ama altyazıdan anladığı kadarıyla çok ölü vardı yine, çok savaş vardı, çok kan vardı... Dünya dardı insanlığa... Dünya karaydı...

Gözlerini kaçırdı Sadık, uzun zaman olmuştu haberleri seyretmeyeli... Gerek yoktu da zaten, hep acı, hep savaş, hep moral bozukluğu... Kendi derdi kendine yetiyordu, bir de başkalarına üzülemeyecekti...

Yeni bir sigara için paketine yeltendiğinde, köşede kusan çocuğu farketti, ötede bir adam kafayı yemiş gibi bir o yana bir bu yana koşturuyor, elleriyle başını ovalıyordu. Sonra çocuğa müdahale etmek için gelen hemşireyi gördü, yerde kıvranıyor çırpınıyordu, nöbet geçirir gibi bir hali vardı. Neydi birden bire olanların sebebi? Kusan çocuk, çıldıran adam, acı çeken hemşire... Neydi bunların ortak özellikleri? Başını kaldırdı, televizyona baktı... Haberler devam ediyordu, yavaştan kokuyu hissetmeye başladı Sadık. Kan kokuyordu... Kafasını çevirdi ekrandan, hafifledi biraz koku... Tekrar baktı bu sefer çığlıklar duymaya başladı, etrafına bakındı... Az önceki hastalara müdahale edilmiş, herkes kendi işine dönmüştü... Sesler kafasının içinde olmalıydı. İçeriye girip Televizyonu kapattı. Kimse oralı olmadı. 

Sessizliğe gömüldü Sadık... Aklında bir yığın soru vardı hala, ama bir şeyler yerine oturuyor gibiydi. Bir koşu gidip doktoru buldu...

''Sizinle konuşmam lazım. Hastalığın sebebini buldum galiba...'' Doktor biraz ilgiyle, biraz alayla dinledi Sadık'ı.

''Sorun haberler, haberlerde olan olaylar yüzünden... İnsanlar kan kokusu duyuyor çünkü kan ve ceset kokuyor her yer, çığlıklar duyuyorlar, işkence ve zulme uğruyor bedenler, ateş görüyorlar, yanan şehirlerin ateşi,, Acı çekiyorlar çünkü yeryüzü acı dolu. Televizyonu, inerneti kapatmalıyız. Haberlere engel olmalıyız. Göreceksiniz düzelecek her şey.'' Bir seferde haykırmıştı diyeceklerini... Saçmaladığını düşündü bir süre, ''Ah, aptal kafam. Böyle teorimi olur? Olsa da bir bilim adamına söylenir mi böyle saçma şeyler?'' Kendini bir bilim kurgu filminde gibi hissediyordu Sadık. Mahçup mahçup doktora baktı. Doktorun yüzünde alaycılıktan eser yoktu. ''Sizi anlıyorum Sadık bey, ama sorun haberler değil, haberlerde anlatılan gerçekler... Televizyonu ya da interneti kapatmak hiç bir şeye çözüm değil malesef,,, İnsanları, insanların hırslarını değiştirmeliyiz. Peki bunu yapabilir miyiz?''

Sadık şimdi daha iyi anlıyordu. Dünya herkes için aynı boktanlıktaydı. Bazıları kulaklarını ve gözlerini kapatarak geçtiğini sanıyordu acıların... Ama bir yerlerde birileri, duyduğumuz çığlıkların, kanın, alevlerde yanan bedenlerin gerçek sahibiydi. Televizyonu kapatınca kapanmıyordu acılar... Barış ilan edilmiyordu birden, ölümler durmuyordu. Biz görmezlikten, duymazlıktan geliyoruz diye bitmiyordu kavgalar... Peki ne yapmalıydı? İnsanları, dünyayı, geçmişi, geleceği değiştirebilir miydi Sadık? Nefreti yok edebilir miydi?

İç çekti, Ameliyathaneye doğru  giden karısına baktı... Bir sigara yaktı... Tüm nefretleri içine çekti, Tüm kinleri kendinde topladı, Elleri titredi, bakışları titredi, sarsılmaya başladı,yandı bedeni, alev aldı, her yer ne kadar da sıcaktı... Sigara düştü elinden yavaşça, gözleri karardı ve yığıldı bir ağacın altına... Ve son buldu çaresiz bir adamın hayatı, çaresiz çocuklar, çaresiz kadınlar ve çaresiz adamlara imrenerek...

Ötede sesi yükseldi televizyonun. Tüm kafalar çevrildi hipnotize olmuş gibi... Ekranda haber yoktu, ölüm yoktu, gerçek yoktu.. Ekranda Selin hanımın, hangi juriyi seçeceği tartışılıyordu... 

yorgun ve çaresiz bir küçük,

MADD

içimi parçalayan bu şarkıyı paylaşmak istedim sizinle...

12 Aralık 2016 Pazartesi

BİR KASIM SABAHI

Bir Kasım sabahı gel bana
Kucağında bir demet kasımpatıyla
Yanakların al
Ellerin soğuk
Gözlerin buğulu...

Bir Kasım sabahı gel bana
Sokaklarda el ele yürüyelim
Şalımı savursun şımarık rüzgar
Peşinden gidelim...

Bir Kasım sabahı gel bana
Simit alalım elleri nasırlı seyyar satıcıdan
Yanına bir demlik çay
Kahvaltı edelim...

Bir Kasım sabahı gel bana
Dudaklarında ıslık
Bizim şarkımız olsun
Vapurun naraları eşlik etsin çırpınışlarına...
Gülelim...

Bir Kasım sabahı gel bana
Otobüs bekleyelim birlikte
Parkımız vardı hani
Oraya gidelim...
Ne güzeldir şimdi
Sarılar, yeşiller, kırmızılar
Malum sonbahar
Kuş yoktur bu aralar...

Bir Kasım sabahı gel bana
Hani o gün terk ederken beni
Götürdüğün
Güzel anılarla...

MADD

NASIL?

Merhaba defter
Yine sendeyim bu gece
Yine senleyim
Dışarıda rahmet,
İçeride ben...
Kendimle baş başa
Ancak gariptir ki bu defa 
Kendimdeyim...

İnanmak zordu başlarda mutluluğa
Ama zamanla
Bir his, bir duygu, bir kıpırtı sardı içimi...
Aşkı acıyla yaşatan kalbime
Mutluluğu haykırdı...

Gözlerime ışıltı,
Dudağıma öpücük kondurdu...

Sevilmek bana imkansız
Ben sevmelere alışığım
Ama sevmenin böylesi,
İnsanın içini ısıtan, kanını kaynatan cinsten
İşte böylesine hasretmiş ruhum...
Sonunda buldum...

Geçmişi bir kenara bıraktım usulca
Fırlatıp atamam o ayrı
Kırılmasından korkarım
Lakin yine de 
Gerinde bıraktım bir şekilde...

Ümitsizlik ve acıyla dolu yıllarımı, 
Bir çırpıda tutuşturup yaktım,
Işığında buldum yolumu
Sıcaklığını yorgan yaptım...

Kendime baktım,
Geçmişe baktım,
Sevgime baktım,
Ona baktım...
Ona kandım, inandım...
Ona sığındım
Kendime liman yaptım
Fenerim oldu,
Yol gösterdi
Çıkışı buldum
Minnet duydum
Sevgi duydum
Korku duydum...

Karşısına geçip,
Tek kelam edemedim hala
Aklımda bin bir fikir
Sonuca varamadım
Bilemedim ne yapsam?
Onu nasıl sevsem?
Adını ne koysam?
Nasıl teşekkür etsem ona?
Gözlerine nasıl baksam?
Nasıl hayaller kursam?
Nasıl minnettar olsam?

Nasıl huzur bulsam?

MADD

ESARET

Yapamam ki ben...

Boynumda zincir
    bileklerimde kelepçe
          parmağımda yüzükle

Özgürlüğümdür her şeyim
Kanatlanır esaretim...

MADD

KAHPE

Acı vermek senin kahpeliğine yaraşır Dünya
Direnmek bizim mizacımızda
Sana karşı
Verdiklerine ve aldıklarına karşı
Kimi zaman hiç bizim olamamışlara karşı
Dimdik ayakta durmak bize yaraşır işte
Sen ne kadar hiddetlensen de 
Üstüme gelsen de tüm adiliğinle
Dudaklarımda edepsiz bir gülüş
Çekip gitmek bana yaraşır...

BİR KADININ SORULARI (BÖLÜM 10)

Çok güzel oldun, dedi Kadın gözyaşlarını tutamayarak...


Anneciğim deyip boynuna sarıldı Elif ... Ağlama nolur... Bak dayanamam ben de ağlarım sonra. Makyajım akar... Tebessüme düştü sakince. Annesinin gözlerine baktı... Ne çok sevilmişti bu kadın tarafından, ne çok değer görmüş, ne güzel anılar kazımıştı ömrüne... Minnet duydu... Anne dediği bu kadına, fedakarlıklarına, ona bahşettikleri güzelliklere, kardeşlerine, mutluluğuna minnet duydu. Gözyaşlarına dokundu kadının. Ne kadar taze, ne kadar içtendi... Buruldu yüreği EliF'in... 

Annem dedi hissederek,,, Annem dedi yaşayarak... Annem dedi acılarını derinlere gömerek... Sensin benim annem, sensin ömrünü veren, sensin geceleri haykırarak uyandığımda uykuya dalana kadar elimden tutup başımı okşayan... Sensin en deli dolu günlerimde, en ağır buhranlarımda, en korkunç çığlıklarımda yanımda olan... Sensin beni yetim bulan... Evladın yapan, evlatlarından ayırmayan... Sensin annem, her cümlemde, her anımda, her gerçekliğimde yanımda olan... Bak o sokakta bulduğun yaralı güvercine... İyileşti artık, kanatlanmaya, yuvadan uçmaya hazır...

Anne kız sıkı sıkı sarıldılar birbirlerine... Kadının dudakları Elif'in yanaklarından akan gözyaşlarına değdi... Kokladı kızını doya doya... Bunca emek verdiği, bu yaşlara getirdiği, kıyamadığı kızı yuvadan uçuyordu artık. Başka bir yuva kuruyordu kendine. Varoluşunu gördü kızında, ilmek ilmek işlediği kaderini gördü, zaferini gördü... Ne güzel bir evlat yetiştirmişti... Minnet duydu Tanrı'ya, kocasına, oğullarına... Ona bu şansı verdikleri için... Gözyaşlarını sildi kızının, saçlarına dokundu, perçemini düzeltti. Omuzlarından tutup geriye çekti kendini... Şöyle bir baştan aşağı süzdü... Ne de yakışmıştı gelinlik... Dupduruydu... Kumral teni beyazın içinde ışıldıyordu nazikçe... Asil bir kuğu gibi...

Toparlandı Elif. Üstünü başını düzeltti, aynaya baktı makyajını kontrol etmek için. Neyse ki her şey yerli yerindeydi... Ve kapı açıldı ağırdan... Kapıda bir adam, takım elbisesinin içinde asil, sadık, aydınlık ve nefes kesici...

Sevdiği adam, kendini adadığı adam, her şeyi olduğu, her şeyi yaptığı adam... Ona bakıyordu... Çok şey ifade ediyodu bu bakış... Görebiliyordu Elif... Hüzün, pişmanlık, yalnızlık, sevda, hayal kırıklığı, korku... Her duyguyu bulabiliyordu Elif o gözlerde... Mutlu olmak istediğini ama beceremediğini hissedebiliyordu...

Kızgın değildi adama, ona hak veriyodu. Zordu yaşananlar, zordu ayrılık, zordu beklemek, zordu vazgeçebilmek... Ama yılmayacaktı Elif... Hayatına dokunacaktı bu adamın, hayata geri döndürecekti onu... Birlikte başedeceklerdi sorunlarla... Birlikte yeneceklerdi kaderlerini... Çocuklarını birlikte büyüteceklerdi...Birlikte düşecek, birlikte kalkacaklardı pes etmeden... Birlikte öleceklerdi... Birlikte olacaklardı sonsuza dek...

Elif, annesi, Kerem... Parça parça dağıldılar... Aynı sessziliği, benzer acıları, farklı hayatları yaşadılar dakikalarca... Hiç bitmeyecek gibi büyüyordu bazen anlar... Dakikalar saatler oluyordu, saatler geçmez oluyordu... Zaman çıkıyordu zamanlıktan... Neydi ki zaten zaman? Geçmiş mi? Gelecek mi? Şimdi mi? Neye isimler takıyordu insanlar? Anılarına geçmiş diyorlardı, hayallerine gelecek... Oysa hiçbiri yoktu bunların... Sadece şimdiler vardı... Sadece o an vardı... Ve o anda kayboluyordu bazen zihinler... Gerçekliği kaybediyor, düşlerine bürünüyor, sıyrılamıyorlardı zaman denen ilüzyonun tutsaklığından...

Hızla açıldı kapı. Koşarak içeriye girdi Berrak... Yüzünde kocaman bir gülümseme, kirpikleri uzamış, dudakları hafif bir rujla renklendirilmiş, dalgalı saçlarına ilmek ilmek işlenmiş papatyalar... Duruluğu çekmiş içine, güzelliği, çocukluğu, genç kızlığı... İçerilere dalmış, derinlere dalmış, annesini bulmuş derinlerde.... Onu örnek almış, onun gibi giyinmiş, onun gibi parlatmış gözlerini... Çok derinlere dalmış Berrak... Annesinin derinliklerine... Gözlerini ondan almış, kelimelerini, gülüşünü, öne düşen saçlarını üfleyerek ardına atışını, zerafetini, tevazusunu... Büyüdükçe neşesiyle, söyledikleriyle, sorduklarıyla daha çok annesi olmuş...

Eliiiiiif, çok güzel olmuşsun dedi kocaman gülüşüyle, kocaman açtı kollarını,  sıkı sıkı sarıldı Elif'e...  Aynı içtenlikle karşıladı Elif... Sarıldıkça sarıldı kızına, arkadaşına, emanetine... Titreyecek gibi oldu,  direndi... "Senin kadar değil " diyebildi fısıltıyla... "Prensesler kadar güzel olmuşsun meleğim... "

Teşekkür etti Berrak reverans yaparak, onun bu hali herkesi güldürmüş, koptukları gerçekliğe dönmelerini sağlamıştı... Berrak elinden tuttu babasının...  "Babacığım senin burda ne işin var.  Utanmıyor musun düğünden önce gelini görmeye,  gel benimle seninle yapmamız gereken şeyler var" deyip çekiştirmeye başladı Kerem'i...  Elifle annesinin kahkahaları,  Kerem'in itirazları eşliğinde çıktılar odadan...

Annesi Elif'e döndü...  Çok şanslısın,  dedi.  "Çok güzel bir kızın olacak..."  Gülümsemeye çalıştı Elif,  Kağan'a sahip olamayacak olmanın hüznünü yaşayarak... Gelmeyecekti nikah törenlerine,  Elif'i kabullenmeyecekti...  Biraz buruk,  biraz endişeli,  biraz heyecanlı, biraz korkmuş bekledi Kağan'ın gelmesini... Umut ederek,  belkilerle,  keşkelere düşerek git gide...

...

Babasının kolunda,  Kerem'e doğru yürürken buldu kendini Elif çok sonra...  Çok heyecanlıydı.  Heyecandan ne yaptığını,  en son kiminle konuştuğunu,  bişiy yiyip yemediğini bilmiyordu...  Davetlilerin gelip gelmediğini bilmiyordu...  Her şey yolunda mıydı,  bilmiyordu...  Kağan'ı getirmiyordu artık aklına... Sadece kendisi ve Kerem vardı sanki...  Bakışları buluştuğunda eridi Elif...  Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu... Sakin ol,  dedi kendi kendine bir yabancı değil o, 10 yıldır birlikte oduğun adam. Onu çok iyi tanıyordu...  En çok kitap okumayı severdi mesela, doğaya aşıktı, rengin ne deseler mavi derdi,  toprak kokusunda bükülürdü dudakları, karanlıktan nefret eder,  yağmura isyan ederdi... Çok güzel patlıcan musakka pişirirdi mesela,  dağınıktı biraz,  en çok siyah beyaz eski filmleri izlerdi... Her hafta çiçek alırdı... Elif'e değil,  Derin'e...  Biraz kıskanır,  biraz üzülürdü Elif ama alışmıştı zamanla... Neyse işte her şeyiyle,  her yanıyla,  tüm yaralarıyla tanıyordu bu adamı...  Öyleyse niyeydi bu heyecan?

Babasının kollarından,  Kerem'in avuçlarına yürüdü...  Evet dediler birlikte ömür boyu beraberliğe,  ayağına bastı,  gözleri yaşardı Kerem'in.  Güldüler...  Sonra öpüştüler,  sarıldılar... Bir oldular bunca kalabalığa rağmen...

Onlar birbirlerinde bunca kaybolmuşken bir çığlık duyuldu,  sonra alevler yükseldi, insanlar koşmaya kaçışmaya başladı...  Elif donakaldı... Kerem zorla çekiştirdi, yırtılan gelinliğe aldırmadan...  Kaçmaya çalışıyorlardı ama beceremiyorlardı...  Çok kalabalıktı,  çok havasızdı,  korkuyordu Elif...

En mutlu günleri olacaktı düğünleri... Karanlık bir anı oldu... Sebebini anlayamadıkları alevler bıraktı geride... Mahvolmuş ilkler,  kararmış bir gelinlik,  korku,  dedikodu bıraktı...

Hatırladıkça gözleri doluyordu Elif'in... Bambaşka düşlemişti düğününü, olmamıştı... Bir yandan da şükrediyordu,  kimseye bir şey olmadığı için...

Yıllar sonra düğün fotoğraflarına bakarken farkedecekti yangının sebebini ve dehşete düşecekti çığlığını boğmaya çalışarak... O fotoğraflarda biri vardı, o gün düğünde olmaması gereken biri... Başında bere, sırtında lacivert ceket,  elinde bir bidon... İnanamadı Elif... Daha dikkatli baktı. Gözlerini takip etti silüetin... Kendisine bakıyordu. Nefretle,  kinle, iğrenerek... Emin olmak istemiyordu Elif,  yanılmış olmak için her şeyini verirdi ama haklıydı,  emindi... Fotoğrafın köşesine sıkışmış, onlara bakıyordu Kağan, kalabalığa aldırmadan...

Ve tam o anda kapı açıldı... Kağan girdi içeriye... Neye bakyorsun?  Dedi sırıtarak... Yutkundu Elif,  toparlamaya çalıştı fotoğrafları, duygularını,  korkularını gizlemeye çalıştı.  Hiç, diyebildi sadece... Ve kalkıp mutfağa gitti fotoğrafları da yanına alarak... Şimdi ne yapacaktı?  Susmalıydı,  devam etmeliydi... Dışarı çıktı elinde fotoğraflarla,  bakkala uğradı.  Bir kutu kibrit aldı.  Köşedeki parkta buldu kendini,  elleri titriyordu. İlk kibrit tutuşmadı,  ikincisi de, üçüncüsü de...  Kahretsin, dedi... Ellerini başının arasına alıp sakinleşmeye çalıştı. Köşedeki ağaca yaslanıp çömeldi...

Yardım ister misin,  dedi nazik bir ses... Korkarak kaldırdı başını Elif... Kibriti yaktı Kağan,  fotoğrafları diğer eline aldı. Yavaşça değdirdi birbirine... Birden alev aldı fotoğraflar... Kağan büyülendi,  sakince yere koydu elindekileri... Seyre daldı.  Hipnotize olmuş gibiydi... Elif korktu, titredi, sarsıldı, gelemedi bir süre kendine... Sonra Kağan tuttu Elif'i kollarından,  ayağa kaldırdı. Elif kabuğuna çekildi,  küçüldü,  küçüldü...  Kağan histerik bir kahkaha attı,  bir parmağını dudağına götürerek şşşşşşşttt,  dedi sakince... Ve sonra arkasını dönüp gitti... Öylece...

Ben MADD
Dvam edecek... 

11 Aralık 2016 Pazar

Neydi ADIN? (ŞARKI SÖZÜ)

Sen küçük bir kadın 
Neydi adın?
Neydi adın?

Sen küçük bir kadın 
Neydi adın?
Neydi adın?

Evlenmek bu gece zor sana
Gelinlik kefenin olsa da
Bir adamın namusu olmadan
Arınamazsın günahlardan

Sen küçük bir kadın 
Neydi adın?
Neydi adın?

Daha yeni kanadın
Anlamadın
Yaşamadın

Bir adamın namusu ol dediler
Bir kadın olmanı istediler
Oysa sen küçücük bir çocuk 
Umut dolu yüreğinle

Sen küçük bir kadın 
Neydi adın?
Neydi adın?

Adını dün sayıkladım
Yüreğime
Derine kazıdım

Vazgeçtiler hayallerinden
Utanmadan seyirlik eylediler
Sevmediler çocuk kalbini bile
Öldürdüler elleriyle

Sen küçük bir kadın 
Neydi adın?
Neydi adın?

Sahi?
Neydi senin adın?


Çocuk yaşta bir adamın yatağına mahkum edilen isimsiz mezarlara gelsin bu beste...

MADD

7 Aralık 2016 Çarşamba

MUTLAK DEĞİŞTİRİCİYE TAVSİYELER...

Bir şeyini sürekli değiştiren insan (misal arabasını, evini, evliliklerini, sevgilisini, ev eşyalarını); "Bak şekerim ne kadar yenilikçiyim. Ay ne yapayım eskilerle, modası geçmişlerle, uğraşamıyorum. Daha iyisini buldum hemen kaptım. Huyum kurusun." tarzında hava atma çabasındadır...

Oysa ki kendi eksikliğinin, tatminkarsızlığının farkına dahi varamamış aciz bir kimseden başkası değildir bu değiştirici...

Eskinin güzelliği, lezzeti yoktur yenide... Bunu sadece kıymet bilen kimseler tadabilir... 

Eski bayramların tadı damağımızdadır... Hala eskiden oynadığımız körebeleri, saklambaçları, beş taşları anar dururuz... Yani nesil online oyunlarda alamayız o hazzı... Eskinin hoşsohbet çay saatleri yerini telefon başında geçirilen derin sessizliklere bıramış durumdadır... Yazık çekmeye dururuz içimizden....

Eskinin otantikliğini yenebilir mi hiç yeninin elegantlığı? 

Yeni iki zamanda iyidir... 1) Bedene dokunduğunda, onu yenilediğinde... 2)Akla dokunduğunda, onu geliştirdiğinde...

Tüm bu düşüncelerim doğrultusunda mutlak değiştiricileri kınıyor, önce kendilerini değiştirmelerini tavsiye ediyorum...

Eskilerden bir buket,

MADD

EMPATİ

Naber deftero?

Sana bir dost tavsiyem olsun, akşam akşam...

Biri sana seni anladığını söylediğinde ona nasıl? diye sor. Aynı şeyleri yaşadın mı? Aynı şeyleri hissettin mi? Sen ben misin?

Yalan söylüyordur muhtemelen... Seni kimse anlayamaz... Anlamaya çalışabilir belki ama anlayamaz... 

Uzaktan bakıp, dudak büküp ya seninki de dert mi der...

Anlamaktan bihaber kendininkileri dökmeye koyulur...

Teselli cümlelerine başlar içten olmayan bir samimiyetle...

Dinliyormuş gibi yapar ayıp olmasın diye...

Sonra sen de vazgeçersin...

Seni anlayan tek insana yönelirsin... Kendine dönersin... Boş değildir teselli cümleleri kendinin... Analizleri vicdan rahatlatmak için yapmaz, yanındaymış gibi davranmaz yalancıktan... 

Kendindir o, seni en çok yaşayan, en çok senin gibi olandır. Seni anlayandır...

Ve son olarak deftero, empati denen kavram ağza sakız edilmiş bir yalandan ibarettir... Kimsenin yaşayamadığı ama herkesin yaşadığını iddia ettiği bir vicdan muhasebesidir Empati...

Sen sen ol! İnsanları boşver... 

Çift kutuptan bir adet empati yoksunu

MADD...

5 Aralık 2016 Pazartesi

SENİN İÇİN (ŞARKI SÖZÜ)

Bütün evi temizledim
Çiçeğe bile su verdim
Bu gece senin için
...

En sevdiğin yemeği

Pişirmeyi öğrendim
Bu gece senin için
...

Mum bile almıştım

Masamıza bıraktım
Bu gece senin için
...

Televizyonu kapattım

Telefonlara bakmadım
Bu gece senin için
...

Saatimi ayarladım

Sana geç kalamazdım
Bu gece senin için
...

İki kadeh doldurdum

Aldım koca bir yudum
Bu gece senin için
Sarhoşum...

Bu gece seni içiyorum

Bu gece seni içiyorum
Sarhoşluğum...
Ondandır...

YİNE (ŞARKI SÖZÜ)

Görmez oldum hayalleri
Duymuyorum sesleri
Sessizliğin içinde
Dinliyorum kendimi

Yine, nefretler büyüttüm içimde
Yine, korkular doğurdum geceye

Yine, hasretler büyüttüm içimde
Yine, seni doğurdum geceye...

Görmez oldum hayalleri
Duymuyorum sesleri
Sessizliğin içinde
Dinliyorum kendimi

MADD



ÇÜNKÜ...

Çünkülerimiz var bizim,
Nedenlerin önüne, sonuçların ardına sıraladığımız...

Seni seviyorum çünkü...

Sana kızgınım çünkü...
Vazgeçtim çünkü...
Yaptım çünkü...

vs.. vs...


Derdimize çare olmakla, derdimize dert katmak arasında sıkışıp kalmış çünküler...


Bazen hayat kurtaran, bazen bela olan çünküler...


Ne aptalca değil mi? Çünkülere mahkum etmek kendimizi... Yaptığımız her hatanın ardından çünkü diye haykırmak, af dilemek için... Beğenilerimizi bir çünkünün içine sığdırmaya çabalamak... Ne saçma...


Tüm bu neden sonuç şeyleri ne saçma...


Her şey olduğu gibi, olması gerektiği kadar sade ve içten olabilse keşke,,,


Açıklamalara, çünkülere muhtaç olmasa insan...


Anlatmadan da anlaşılabilse,

Anlaşılmadan da yaşanılabilse,
Yaşanılmadan da katlanılabilse keşke...

Keşke? Ah bir de keşke var tabi, pişmanlıklarımızın ardına düşürdüğümüz...


Keşkelere de düşmese insan... Hatalarını kabullenip devam edebilse yoluna... Zamanın kölesi olmasa, zamanı dostu yapsa... Bir yancı bulsa mekana, kendini tam ortaya koysa... Ve arınsa çünkülerden, çünkülerin doğurduğu keşkelerden...


Bir zaman sonra insan başarabilse noktasız bir cümlenin öznesi olmayı... Virgülden sonra Çünkü değil, keşke değil, Öyle ki ler koyabilse... Üç noktaya düşse durmadan... Her zaman bitmemiş bir şeyler olduğunu anımsayarak...


Üç noktayla yapsa başlangıçları...


Merhaba...


Üç noktayla veda etse...


Selametle...


MADD


30 Kasım 2016 Çarşamba

KATRE-İ MATEM (ŞARKI SÖZÜ)

Dün gece seni düşledim
Kalktım bize çay demledim
İki fincan yeterli
Seninkisi şekerli

Penceremde yol gözledim
Bekledim de sen gelmedin
Sabahlarken dibi vurmuşum
Biraz daha doldurdum.

Katre-i matemim
Hüzün çöker ben çökerim
Katre-i matemim
Hüzün çöker üstüme 
Ben giderim...

27 Kasım 2016 Pazar

T' YE MEKTUP

Bu gün bir otobüs yolculuğu yaptım T,

Seni hatırladım, geçmişimizi yad ettim... Seninle ne güzel vakitler geçirmişiz, ne hoş sohbetler etmişiz... Ne zor zamanlarımda yanımda olmuşsun sen... Ne çok yoldaşlık yapmışsın çığlıklarıma... 

Ya şimdi... Yoksun... Biliyorum temelli değil gidişin. Yine varacaksın bana, yine muhabbete düşeceğiz seninle, yine susacağız, göz yaşı dökeceğiz... Yineler doğuracağız birlikte. Biliyorum... Ama... Sonra yine gideceksin... Terk edileceğim... Beklemek yorucu T. Hasretlik zor... Ummak ile koyvermek arasındaki o araf ağır bana...

Artık dökemez oldum içimi kimseye... Güvenemez oldum... Terk edileceğimi bile bile sırtımı yaslamak birine... Zor... Öleceğini bile bile yaşamak gibi... Zor... 

Sana da güvenemiyorum artık... Çünkü biliyorum bir gün sen de terk edeceksin beni... Bir gün canını sıkacağım. Çıkıp gideceksin Hayatımdan... Defterim vardı senden içeri... O da fazla boşboğaz oldu son zamanlarda, ona da güvenemiyorum anlayacağın...

Bir tek Allah... Her seferinde ona koşuyorum da bağrına basıyor yine beni... Hayatımdan dem vuruyorum, arkadaşlarımdan, ailemden, dünyamdan... Hepsini dinliyor, yoldaş oluyor bana... Hatalar yapıp kapısına dayanıyorum, affediyor... Her şeyimi de biliyor üstelik... Bedenimi, ruhumu,hislerimi, mahremimi, günahlarımı... Yine de vazgeçmiyor benden... 

Belki de T, terk edilmek güzel şey... Kendini dinliyor insan, sonra kendi oluyor, kendini buluyor... Yaratıcısına, tek gerçek dostuna dönüyor yüzünü... "Rabbim herkes vazgeçsin benden... T bile... Tek sen vazgeçme" diyor... 

Sessizlik güzel şey... "Sadece Allah ile yaşayamazsın" demişti bir dostum... Ama oluyor, olacak... Çünkü biliyorum o terk etmeyecek beni... Elhamdülillah...

Bu mektubu yazıyorum T, çünkü döndüğünde bıraktığın gibi bulamayabilirsin beni... Bu yüzden istemezsen dönme, zaten bir gün temelli gitmeyecek misin? Sorun değil, şimdi olsun... Eyvallahımı çeker Rabbime dönerim yine... Gelirsen eşlikçim olursun, sohbet ederiz... Bu sefer kendimden bahsetmem ama.... Doğadan, çiçeklerden, yaşamdan konuşuruz... Sen gezdiğin yerleri anlatırsın, ben tanıştığım insanları... Bahsetmeyiz ayıplarımızdan, ücra yaralarımızdan... Sadece olmamız gerektiği kadar dost oluruz birbirimizle...

Zaten Allah dururken, ne diye seni düşledim ki ben? Bir hediye gibiydin yıllar önce, şimdiler de korku oldun içimde. Kaybetme korkusu... Affet, T, hiç bulaşmayacaktım sana, ama huyum kurusun ben böyleyim işte... 

Neyse, çok konuştum yine ben... Örgülü saçlarından,bembeyaz teninden,duru bakışlarından öpüyorum seni... Düşlerimi çağırıyorum tepsine koyabilmen için... Affını diliyorum... Ve çekiyorum benliğimi senden uzak diyarlara... 

Selametle...

MADD

25 Kasım 2016 Cuma

ŞİZOFREN

Korkuyorum...
Belirtiler başladı.
Hiç görmediğim rüyalar görür oldum.
Bana zarar vermek istiyorlar farkındayım.

Korkuyorum...,
Sesler duyuyorum
Daha önce de var mıydı aynı sesler?
Hiç duymuş  muydum böylesini?
Çığlıklar yükseliyor kulağımda, beynimin içinde
Haykırıyor delice
Korkuyorum...
Ağlamak istiyorum

Korkuyorum...
Kutu... Küçücük bir kutu
İçinde kaybolmuşum sanki,
Bir odaymış burası, öyle söylüyorlar,,,
Nasıl oda bu böyle zindan gibi
İyiliğim için sağlığıma kavuşmam için hapsetmişler beni
Doğru mu?
İnanamıyorum...

Her gün aynı azabı yaşıyorum
Her gün aynı kelepçe sarılıyor bileğime
Tedavi adında günah çıkarıyorlar kirlenmiş ruhumdan
Öyle sanıyorum...,

Korkuyorum...
Annemi istiyorum, kollarına sarılmak, omuzunda ağlamak istiyorum...
O da yasak
Tehlikeliymiş, öyle söylüyorlar
Neden anlamıyorum...

Sen de uğramaz oldun artık.
Sadece sen girebiliyordun hani odama?
O kadar seviyordun ki beni
Korkmadan,  çekinmeden, usanmadan bana koşuyordun...
Neden gelmez oldun?
Yoksa? Yoksa haklılar mı?
Şeymiş... Şey diyorlar...
Hayalmişsin sen de, hiç olmamışsın.
Ben yaratmışım, ben kurgulamışım...
Uydurmuşum...
Ne saçma öyle değil mi?
Ha??? Öyle değil mi?

Neden susuyorsun?
Verecek bir cevabın yok mu?
Yoksa sahiden de, sahiden de bir hayal misin?
Ya da daha korkuncu bir kabus mu?

Korkuyorum...
Ya doğruysa, 
Ya dedikleri gibi gerçek değilsen
Ya sadece bir düşten ibaretsen 
Öyleyse eğer
Affetmem kendimi

Acaba ben de bir hayal miyim sadece?
Yaşadıklarım da hayalden ibaret mi?
Zindanım, acılarım ve ilaçlarım sahte mi?

Beynimin bana ihaneti mi bu korkular?
Mesela bu sabah olanlar...
Çığlıklarım...
Yoooo... Gerçek olamaz tüm bunlar...
Kabul ediyorum.
Hepsi, hatta çığlıklarım dahi
Sadece hayaldi.

Ne değişir, ne fark eder ki?
Korkularım, acılarım diner mi hayal olduğunu kabullenince
Geçer mi saatler, mahkumiyetim biter mi?
Hayır...
Daha da artar sadece
Gerçeklerim hayal olur.
Hayaller dipsiz bir uçurum.
Dipsiz karanlıkta boğulurum..

Her gün aynı kabusları görüyorum.
Kabuslar karadır derler.
Yalan...
Benim kabuslarım her gün beyaz duvarlarda,
Beyaz çarşaflar da, beyaza bürünmüş hayaletlerle oluyor.
Korkuyorum...
Hem de çok...

MADD

24 Kasım 2016 Perşembe

HESAP

İhanet ettim,
İhanete uğradım,
İhanete sebep oldum.
Günahım oldun.

Sonra,
Günah çıkardılar benden
Dudağımı çarşafımın kırmızısına boyadılar
Belime aynı kırmızıdan bir kemer bağladılar.
Yalanlarına ortak ettiler beni.

Bu gece dudağımdaki bu günah
Bir başka adamın namusu olacak
Belimdeki bu kuşak beni
Ya diriltilecek, ya boğacak

Yarın gözlerimi bir gardiyanın kucağında açacağım,
Bedenim köle olacak, ruhum tutsak.

Ve yine bir kırmızı kurtaracak beni,
Canım yanacak, kanım akacak, kararacak...
Bedenim donacak,
Kurtulup ruhum esaretten 
Göğe kanatlanacak
Her acı, her günah ve kadınlığım son bulacak
Kefenimi giydirip, kapatacaklar toprağa
Üzerimde yanar yorganım

Hesap zor olacak

MADD

...

Kafamda silik suretler 
Yolumda bir yığın engel
Ona desem kızar gibi
Demesem berikine dert
İçeride bir ben 
Benden ,illet
Bana beni dinletmek mümkün mü ki?
Dinlesin beriki...

MADD