Bu Blogda Ara

30 Ağustos 2016 Salı

Kıvrık Sayfalar (Edip Yüksel-Üzerinde 19 Var)

"Mucizeler,fanatik inkarcıları inandırmak için gösterilmedi hiçbir vakit. Aksine, inananları desteklemek ve inkarcıları ise yobazlıklarının kokuşmuş çamurunda ifşa etmek için gönderilir mucizeler."(s.225)

Konuyu merak edenlerin okuyabileceği bir kitap "Üzerinde 19 Var". Ben ise Kuran'a her okuyuşumda bana dokunduğu için iman ediyorum daha çok...

Selametle,


BU GÜN BAYRAM ERKEN KALKIN ÇOCUKLAR...

Dudağımda Barış Manço şarkısıyla uyanırdım bayram sabahlarına... Bütün aile erkenden fırlardı yataktan... Çocukluğumun en büyük keyfiydi milli bayramlarda kutlamaya gitmek... 29 Ekim,23 Nisan,19 Mayıs,30 Ağustos, 7 Eylül...

Her bayram aynı ritüeller gerçekleştirilirdi evimizde... Babam ilk iş Ay Yıldızlı'yı asardı tüm dünyaya nisbet yaparcasına... Annem atıştırmalık bir şeyler hazırlardı. Biz ise yarı uykulu, tam coşkulu otururduk sofraya... 

Üç beş bir şey atıştırıp çıkardık evden babam,kardeşlerim ve ben... Hatırlıyorum babam başımıza güneş geçmesin diye gazeteden külah yapardı. Çok severdim o külahı. Ama en çok Aydın'ın o buruk tatlı mayalı gevreğini yemeyi severdim yanında ayranla... 

Panayır gibi olurdu bayram yeri... Pamuk şekerciler, balon satan çocuklar, bayrak satan efe kıyafetli nine,  bando takımları, izciler, günün anlam ve önemi hakkında konuşan edebiyat öğretmenleri, haykırarak şiir okuyan ve her seferinde gözlerimizi dolduran gür sesli arkadaşlar, minik efeler, güzel yörük kızları ve çok daha fazlası... Hepsi dün gibi aklımda... Askerler geçerken önümüzden, hayranlıkla seyredişim, annelerin gözlerinin doluşu, babaların gururla doğruluşu.... Unutamıyorum hiç birini ve çok özlüyorum.

Çocukluğumun bu gururlu tablosunu seyretmeyi yıllarca sürdürdüm... Babam, ben ve kardeşlerim artık büyümemize rağmen bir vatan göreviymişcesine her bayram geçit törenini ve kutlamaları izlemeye gittik...

Sonra hep bir şeyler bahane oldu işte, nedense artık, kutlanmaz oldu bayramlar... Bayraklar balkonlara protesto amaçlı asılmaya başlandı... Bir süre sonra insanlar birbirine mesaj atmayı , bayramın kutlu olsun demeyi bile unuttu... Şimdilerde Facebook'a girmesem gelmiyor aklıma baram olduğu...

Bayramlar kutlanmalı... Matemli de olsak, canımız da yansa kutlanmalı bayramlar... Çünkü bilmem bilir misiniz? Bayramlar aslında savaşların yadıdır... Şehitleri anmaktır... Çanakkale'de düşen dedelerimizi, silaha sarınıp savaşan Çete Ayşeleri, Yörük Alileri, erkeksiz kaldığı için odun kırmaktan çift sürmeye her işin üstesinden gelen annelerimizi, babasızlığını unutup anasına, kardeşlerine kol kanat geren oğlan çocuklarımızı hatırlama günüdür bayramlar...

Saygı duruşu bir dakika boyunca ayakta durmak değil, geçmişini hatırlamak, ölülerini yaşatmak ve geleceğe yön vermektir....

Son zamanlarda hep olduğu gibi yüreğimiz buruk, ama ezelden beri hep olduğu gibi başımız dik...

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Bir garip Aydın efesi,

MADD...

21 Ağustos 2016 Pazar

KIVRIK SAYFALAR (Aldatmak - Ahmet Altan)

Naber Deftero,

Sayfa kıvırmaya devam...

Bu gün Ahmet Altan'ın Aldatmak'ından konuşalım biraz. Ev arkadaşım Ahmet Altan'ın biçemine öylesine aşık ki sonunda beni de onunla buluşturmayı başardı. Kitap mütiş akıcı, günlük olayları, kendini dev aynasında gören küçük insanları, kadınları, adamları ve en çok gerçekleri anlatıyor. Senaryo olağan seyrinde ilerlerken hiç ummadığım bir sapakta bitiverdi. Bu da Ahmet Altan'a daha ilk sayfalardan ufak söz oyunları, çarpıcı benzetmeler ve kelime haznesinin en diplerinden çıkarılan kelimelerle başlayan hayranlığımı kat be kat arttırdı. Özet geçmek gerekirse Deftero: Bu adam harika... Bak kitap demiyorum, Adam diyorum...

Şimdi gelelim kıvrık sayfalara,

"Bir ilişkinin üstüne üçüncü bir insanın gölgesi vurduğunda, o ilişki kararmıyor, tam aksine birden aydınlanıyor, o güne kadar görünmeyen, fark edilmeyen bir çok sıyrık, çizgi, onarılmadan bırakılmış çatlak, sert ve üzücü bir ışığın altında ortaya çıkıyordu."(s.49)

"Aydan, biraz önce açıkça hissettiği bütün duygularıyla düşüncelerin birdenbire çalkantılarla bibirine karıştığını, hepsinin garip bir sisin ardında belirsizleştiğini, bütün ruhunu kocasının o değerli bakışlarıyla hüzünlü sesinin kapladığını hissetti. Hiçbir duyguyu, hiçbir ses değişimini, bakışı farketmeyen, duyguları küçümseyen o aldırmaz erkek, insanların hayatlarına hükmeden o dokunulmaz Tanrı, yaklaşan bir kasırgayı, bir çığ düşüşünü, bir sel felaketini hisseden bir hayvan gibi  yalnızca derinlere saklanmış o içgüdüleriyle sanki bir şeyler olduğunu anlayıp birden korkularını, duygularını, insani zaaflarını ortaya koyup bunları karısıyla paylaşmıştı. Çok uzun zamandan beri bu ilk kez oluyordu."(s.52)

"Rastlantılar, eğer onların size getirdiklerini yaşamaya hazırsanız, hayatınızı sizin bilinçli planlarınızdan daha çabuk değiştirebilir bazen,..."(s.70)

"Günlerce yaşadığı o duygular sanki hiç yaşanmamış gibi yok olmuşlar, belli belirsiz bir kızgınlık dışında geride hiçbir iz bırakmamışlardı. Neler yaşadığını, çektiği acıyı, üzüntüyü, özlemi hatırlıyordu, ama bunları sadece birer sözcük olarak hatırlıyordu, o sözcüklerin içini dolduracak olan duygulardan bir belirti yoktu. Kızgın bir çölde ışık kırılmalarının yarattığı hayaller gibi kaybolmuşlar, boşluğa karışıp gitmişler,  Aydan'ı,  yaşadığı duyguların gerçekliğinden ve şiddetinden kuşkuya düşürerek belleğinden silinmişlerdi. Aslında yaşadıkları bir hayale benzediği, gerçeklikleri yalnızca Aydan'ın yaralı dıygularındaki çarpılmalardan oluştuğu için kaybolmaları bu kadar kolay olmuştu. Aydan gerçek acıların bu kadar kolay kaybolmadığını, kaybolduklarında bile hacctırlanacak izler bıraktığını sonradan öğrenecekti. O bir anlık boşlukta ruhundaki ağır yükten kaybolmuş olmanın yükünü yaşadı."(s.101)

"O koridorda yaşadığı heyecanı hiç unutmadı, gökyüzüne yükselip uçmak ve uçarken her an düşebileceğini bilmek gibi neredeyse doğaüstü bir duyguydu bu, bir kere yaşayanın bir daha kolayca vazgeçemeyeceği, yeniden yaşamayı özleyeceği bir tür büyüye benzer bir deneyimdi bu."(s.105)

"Tanrı Şeytan'ı yaratmayıp onu da kendi parçası olarak sunsaydı, dindar olmak ne kolay olurdu değil mi?"(s.115)

7 haneli MADD'den sevgiler...

KIVRIK SAYFALAR (Darağacında Üç Fidan - Nihat Behram)

Naber deftero,

Kitaplarımdan sevdiğim, beğendiğin, merak ettiğim, buralar bir daha okunur hacım dediğim kısımları paylaşmaya geldim seninle....

Kulağımda Tom Waits, kucağımda Dar Ağacında Üç Fidan....

Hadi başlayalım....


"Elleri bağlı, bilekleri
gözleri açık... kan yok gözkapaklarında
yalnız gevşeyen bir omurga, kırılan ayna parçaları

Yalnız gevşeyen bir omurganın
saçlara bulaşan ıslaklığı
cansız sarkışı gövdenin

Hayır, bağırmak için vakit erken
geceyi bölmeliyiz geceyi...
halkın çırpınışlar biriktiren karanlığını,
gül yapraklarında yağmur taneleri gibi
ölümü sabırla taşımalıyız bağrımızda

Işık kırılıyor -nasıl olsa kırılacaktı-
okşarken güvendiğimiz hayat
karanlıklara alışarak başkaldırdı
bulut gibitaşınan pankartlarla
olgun meyvalardan fışkıran suyla
acının ve akmayan gözyaşının sırrıyla
ah, bir ter gibi gitgide soğuyan kansız ölüler
kanayan üzümleri görüyorum
kanayan üzümleri
yaşadığımız bağ evlerinde
bağ evlerinde

N. Behram, 1972 "(s.61-62)


"Ölüm hangi nitelikte olursa olsun, yine de kendi ağırlığıyla gelir. Ve o gün Ankara'daki ölüm, ağlamayı dahi yasaklayan cinstendi. Haberi ilk veren spiker, sesinin titremesi nedeniyle huzurndan edildi. Mezarlığa ilk giden genç tutuklandı. Sokakta ilk bağıran bir kadın, alınıp götürüldü."(s.79)


"2 Mayıs 1972
Mamak - Askeri Cezaevi

Bütün akrabalara,
Bu mektubumu okuduğunuz zaman, artık aranızda olmayacağım. Mektubumu, senatonun idamlarımızı onayladığını öğrendiğimiz anda yazıyorum. Şundan emin olmalısınız ki; bu güne kadar davama olan inancım sarsılmamıştır. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır.

Ben, halkımın kuruluşu, Türkiye'nin tam bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri, bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler; ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışarıdan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü, anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla iş birliği yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6'ıncı Filo'yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir. 

Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.

Bizi, bu mücadelemizden dolayı, güya adil mahkemelerinde yargılayan ve yine adil kurumların elinde asacak olanlar bilmelilerdir ki; biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesi uğruna, şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar ve astıranlar ise bin defa öleceklerdir. 

Son sözüm: Yaşasın işçiler, köylüler! Yaşasın Devrimciler! Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar! Yaşasın tam demokratik Türkiye'nin kurulmasından yana olanlar!

Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Sunay, Erim, Tağmaç, faşist koalisyonu.

T. Yusuf Aslan"(s.82)


"Üç, fidan gibi gencin asılmasının dördüncü yılında, "Ben bu mahkeme başkanlığını komünizmin kökünü kazımak için üzerime aldım," diyebilen, sözde tarafsız bir mahkemenin başkanını  büyük bir iştahla Millet Meclisi'nde ve C. Senatosu'nda, "Daha çok idam bekliyorduk," diyerek sınıflarına yaranma gayretine düşenleri ve bu arada Nahit Saçlıoğlu, Remzi Şirin, Kemal Paşa gibi davranışları, kararları ve muhalefet şerhleriyle adaletin itibarını korumaya çalışan hakimleri ayrı ayrı anıyoruz. Zaman, kimlerin ölümsüzleştiğini, kimlerin daha nefes alırken, havyar yiyip viski yudumlarken, ölü bulunduğunu elbette çok yakında saptayacaktır."(s.102)


Konuyu iyi bildiğimi söyleyemeyeceğim Deftero. Bu nedenle içi boş, anlamsız yorumlar yapmayacağım.... Sadece şunu söylemek istiyorum;

Çok güzel bi sözü var atalarımızın... Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Dün teröristi sandıklarımız bu gün kahraman, bu gün kahraman sandıklarımız yarın terörist olabilirler... Burası Türkiye... Bilmem anlatabildim mi?

Kalın metanetle,

Bir buçuk porsiyon MADD... 



13 Ağustos 2016 Cumartesi

Descartes'i Nasıl Bilirsiniz?

Valla Deftero açık konuşmak gerekirse ben pek bilmezdim Descartes Amcayı. Yani hani o felsefe derslerinde öğretilen "Düşünüyorum öyleyse varım." cümleciği dışında pek bir malumat edinmemiştim kendisi hakkında. Nitekim Türk gencinin olayı "Üşeniyorum öyleyse yarın"a değin vardırmasını da bu malumunuz zıbıdık eğitim sistemine bağlıyor mevzuyu kendi üstümden atıyorum... O zaman bi "bismillah" eşliğinde başlayalım şu Descartes denen herifi bilmeye... Kimdir ulan bu düşünen varlık?

Asıl adı Rene Descartes. Fransa'nın cibiş bir kasabasında doğuyor. Anası ölünce süt annesi ve nenesi tarafından büyütülüyor. Eh bu da biraz duygusallık katmış olabilir tabisi kendisine.  Neyse devam edelim... Elit ailenin elit bebesi anlıcağınn. E doğal olarak dil, mantık, felsefe,  bilim ve teoloji ağırlıklı bir eğitim alıyor.  Durmuyor yardırıyor amcamız... Poitiers Üniversitesinden Hukuk derecesiyle mezun oluyor. Orduya katılıyor felan falan... Boğulmayalım detaylarda.

Şimdi amcamızın mevzusu sadece düşünmek değil. Yani tabi bilime ve felsefeye yönelmesinin sebebi, hatta temeli düşünmek... Ama öyle "hayrola Hamit bu gün çok düşüncelisin" "sorma aabi hatundan ayrıldım.""boşver beolum  sana kız mı yok" tarzı bi düşünmek değil bu. Böyle bilimle harmanlanan, var olduğuna inandığı her şeyi ve hatta Tanrı'yı bile sorgulayabilen analitik bir düşünme....

Zira çoğumuz bilmeyiz ama Geometri Üzerine(1636) adlı bir çalışması var Descartes'ın. Bu çalışmasında yardırmış adamımız... İkinci derece denklemden girmiş parabolden çıkmış bu kitapta... Çaktırma ama ben de bu kitabı okumayanlardanım. Neyse, matemetiğe ve geometriye olan bu olağan üstü ilgisi Analitik geometriyi geliştirmesini sağlıyor kendisinin. Tabi o zaman ÖSYM felan yok. Olsa hiç kıyar mıydı Descartes bize dimi ama.

Yani Deftero  bizim salt filozof olarak tanımladığımız Descartes aynı zamanda bir bilim adamı..Sadece deney ve gözlemle doğru bilgiye ulaşılamayacağını söyleyip akıl yürütmeyi ön plana çıkarıyor kendisi. Zaten bilim ve felsefe içiçe yaşayan iki dost gibidir. Bilim akıl yürütmeyle başlar, düşünce bildikçe derinleşir... oh yeah bi güneş gözlüğü rica edeyim, ağzıma da bir sigara piliiisss...

Akıl yürütme demişken, gelelim "Düşünüyorum öyleyse varım" çıkarımına. Dediğim gibi burada da sağlam bir akıl yürütme kullanıyor adamımız. Benim diyor gördüğüm, duyduğum, kokladığım ve hatta dokunduğun her şey bir hayal ürünü olabilir, nitekim insanoğlu ömrü boyunca zibilyon tane rüya görüyor ve bunların bir çoğu oldukça gerçekçi. Rüyalarımızda dokunuyor, tat alıyor, konuşup, duygulanıyoruz. Peki dış dünyada var olduğunu düşündüğümüz şeylerin gerçekliğinden nasıl emin olabiliriz. Ya hepsi birer sanrıdan ibaretse? İşte olayı bu Descartes'in. Kuşku duymak. Hem de her şeyden ve hatta Tanrı'dan.Tam benlik anlıcağın :D

Kendi sözleriyle ifade etmek gerekirse;
"Hayatım boyunca rüya görüp görmediğimi bir yana bırakıp,  zihnime ancak duyular yoluyla girdiğini sandığım, bütün düşüncelerin, tıpkı uyuduğum zamandaki  gözlerim kapalı, kulaklarım tıkalı olduğu, özetle duyularımdan hiçbirinin ortada olmadığı zaman zihnimde oluşan düşünceler gibi, zihnimde kendiliğinden oluşup oluşmadığından kuşku duymaya başlayacağım. Dolayısıyla  dünyada siz var mısınız, yer var mı, güneş var mı diye kuşku duymakla da yetinmeyeceğim, ama gözlerim var mı, hatta sizinle konuşuyor muyum, siz benimle konuşuyor musunuz  diye de kuşku duyacağım, Kısacası her şeyden kuşku duyacağım."(Rene Descartes,  Tabiat Işığı ile Hakikatı Arama, Çeviren: Sanem Sollers, Say Yayınları, İstanbul 2015, s. 45)

Sadede gelirsek, Kuşku duyduğum kesin, kuşku duyabilmek içinse var olmak gerekir. Düşünüyorum öyleyse varım... İşte burdan türemiş bizim mevzumuz...

Düşünmek yoluyla Tanrı'ya da  ulaşıyor Descartes... Bu noktada henüz bitirdiğim Felsefenin İlkeleri adlı kitabın başındaki prof. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir'in yazısından bir alıntıyı devreye sokmak istiyorum müsadenle... Benim kapasitemi aşıyor çünkümnek...

"Descartes, böylece varlığın özü düşünmek olan boyutunu kanıtlamış olmaktadır. Ancak bu, varlığın sadece bir kısmıdır. Bundan dolayı, özü veya doğası uzam olan, yer kaplayan boyutunu da dikkate almak gerekmektedir. Bunun için bir dış dünyanın varlığının kanıtlanması söz konusudur. Bu bilgi aracısız bir bilgi olamayacağına göre, şimdi dış dünyanın gerçekten var olduğunun sağlam ve güvenilir bilgisini sağlayacak bir yaklaşıma gereksinim olacağı açıktır. Dış dünyanın var olduğu sonucuna dış dünyadan duyuların sağladığı verilerle gidilemez. Çünkü duyular yanıltmaktadır. Öyleyse dış dünyanın var olduğu bilgisine de yine aracısız bilginin kaynağı zihnin kendisiyle ulaşılabilir. Bunun en iyi yolu da zihinde bulunan çeşitli düşünce ve kavramları dikkatlice incelemektedir. Kavramları tek tek incelediğinde, bir tanesi, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve son derece eksiksiz bir varlık kavramı dikkatini çekmiş ve böyle bir düşünceyi nereden edinmiş olabileceğini sorgulamaya sevk etmiştir. Sorgulamanın sonucunda Descartes, bu düşüncenin kaynağının olgular olmayacağı, çünkü olgular içinde mükemmel bir şeyin olmadığı, kendinden de kaynaklanıyor olamayacağı. Çünkü insanın mükemmel bir varlık olmadığını ve daha da önemlisi mükemmelin mükemmel olmayandan çıkamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla geriye bir tek olasılık kalmaktadır; o da bu düşünceyi zihne sağlayan ancak kendisi de mükemmel olan bir varlık, yani Tanrı olmalıdır. Başka bir deyişle, Descartes, bilmenin kuşku duymaktan daha büyük bir kusursuzluk olduğunu açıkça görmüş, kendisinin bütünüyle eksiksiz olmadığı gerçeğinden, olduğundan daha kusursuz bir şeyi düşünmeyi nereden öğrendiğini araştırmaya başlamış ve sonuçta daha kusursuz bir doğadan edindiğini apaçık anlamıştır.

Böylece Descartes, düşünüyorum o halde varım hakikatinden sonra ikinci hakikate ulaşmıştır: Tanrı vardır. Tanrı var olduğuna göre dış dünya da var olmalıdır. Çünkü Tanrı mükemmel varlıktır. Mükemmel varlık aldatmaz. Çünkü aldatmak mükemmellikle bağdaşmaz. Böylece Tanrı olmanın gerektirdiği sıfatlara dayanarak yürüttüğü bu usavurmanın  dayandığı temel sav, mükemmellikle eksiklik belirtisi sayılan nitelemelerin birbirlerine yüklem olup olmayacağıdır. Her ne kadar "aldatabilmek becerisi insanlar arasında bir zeka inceliği ve belirtisi olsa da, aldatmak istemek, her zaman bir kötülük, düzen, korku ya da düşkünlükten doğar . Dolayısıyla tüm bunlar Tanrı'ya yüklenemez."(Rene Descartes, Fels7efenin İlkeleri, Çeviren: Mesut Akın. Say Yayınları, İstanbul 2015, s. 85."

Ohhhhh.... Bitti sonunda... Adam baya döktürmüş hacım... Maşallah prof. Topdemir beye... Yanisi Deftero, ne demiş Descartes amca, bizim düşünmemizi de aşan müthiş bir üst bilgi olmalı o bilgi nereden gelecek? Tabisi Allah'tan... Vallaha helal ne diyim. Katılıyorum kendisine... Yalnız katılmadığım bir nokta var, minik bir eksiklik. Descartes'a göre Tanrı bize üç bedende vuku bulduğunu söylüyorsa bu gerçektir. Bizim aklımızın ermemesi bunu yanlışlamaz. Burda vahiy gücü aslolan güçtür, kuşku devreden çıkar. Teslis inancıyla büyümüş bir kişiden -bilim adamı ve felsefeci dahi olsa- inançlarından tümüyle sıyrılıp akılcı yaklaşımı din kavramının içine yerleştirmesini beklemek biraz zorlama olurdu belki de.. Zira bu gün ben de insanların zihnindeki "şefaatçiler" kavramını yıkıp Allah'ı tek ve eşlikçisiz kılmakta zorlanıyorum... 21. Yüzyıl Türkiyesinde dahi bir çok bilim insanının sözde tarikat, cemaat mensubu olduğu düşünülürse, Descartes'ın 1600 li yıllarda öne sürdüğü bu düşüncenin kabul edilebilir olduğunu söylemek gerekir. Ulan anlamıyorum da ben bu insanları. Adam doktor olmuş. Yıldız kaymasının göklerden bilgi çalmaya çalışırken Allah tarafından cezalandırılıp yakılan cinler olduğuna inanıyor. Bak harbi diyom sana ya etrafımda bu insanlar...

Neyse gelelim sadede Deftero;
Evet buraya kadar anca giriş yaptım ahahahahayyy.... Şaka len burdan sonrayı dinlemesen de olur... Bundan sonra Kitaptan beğendiğim kısımları alıntılayacağım...

"Gerektiği gibi kullanıldığı zaman, doğru düşünmeye, yani iyi yargı belirtmeye ve hatta en yüksek bilimlere kavuşmaya gücü yetmeyen hiçbir ruh yoktur."(s.57)


Şuradaki ince detaya dikkatini çekmek istiyorum deftero "Gerektiği gibi kullanıldığı zaman". Zaten en büyük problemimiz de gerektiği gibi kullanmadığımız ruhumuz yani aklımız, zihnimiz... Gerektiği gibiyi geçtim. Kullansak bile yetecek aslında  arada sırada. Özellikle milletimin bu tavsiyeye ciddi ihtiyacı var. Bir gram bile kullanmadığımız aklımızla liseden mezun olup üniversitelere gidiyoruz ve hatta dahi iyi üniversitelerin iyi bölümlerinde eğitim görüyoruz. Peki netice ne? Tek gayemiz çok paralı bir meslek sahibi olup 20 gün beş yıldızlı otelde tatil yapabilmek için bütün sene köpek gibi çalışmak. Ne sistemi, Ne düzeni sorguluyoruz. Ne bir teknoloji üretiyoruz,  ne bilimsel çalışma yapabiliyoruz. Ulen üçüncü köprüyü bile Korelilere yaptırdık... Neyse deftero sakinnnn...



"Gerçeği arayanın yaşamında bir kez tüm nesnelerden gücü yettiği ölçüde kuşku duyması gerekir."(s.67)


Ben bu noktada hassas bir konuya değinmek istiyorum. Daha doğrusu babamın bana söylediği bir detaya... Babam bir gün bana dedi ki, biz Amerika'daki bir Hristiyanın, Çin'deki bir budistin, Almanya'daki bir ateistin inançlarını sorgulayıp, bu inançtan vazgeçip müslüman olmasını beklemiyor muyuz? Peki neden bu adamlar durup dururken dinlerini sorgulasınlar ki? Biz yapıyor muyuz böyle bir şey? Zaten İslamiyet doğru din diyerek ve müslüman bir ülkede doğduğumuza şükrederek gönlümüzde arpa tanesi kadar imanla cenneti garantiliyor, cehenneme düşen diğer din mensuplarına nanik çekiyoruz. Hak verdim babama. Çok doğru bir tespit değil mi? Burada sizi yine Descartes'a yönlendiriyor ve sorgulayın bacılarım diyorum...


"Bu da bize şunu öğretiyor ki kendilerinde en küçük bir kuşku kırıntısı bulacağımız nesnelerden yaşamımızda bir kez bile kuşku duymadıkça, onlardan ayrılabileceğini gösteren hiçbir belirti yoktur."(s.67)

"Şimdiye değin en doğru ve en kuşkulanılmaz olarak benimsediğim nesnelerin tümünü duyularımdan ya da duyularım yoluyla öğrendim. Halbuki duyuların bazen yanıltıcı olduğunu kendi deneyimlerimle görmüştüm. Bunun için bizi bir kez bile aldatanlara bizi bir kez bile anlatanlara hiçbir zaman güvenmemek bir önlem olarak değerlendirilmelidir."(s.69)


"Ancak aynı biçimde tüm bu şeylerin gerçekliğinden kuşkulanırken var olmadığımızı varsayamayız. Çünkü düşünen nesnelerin, düşünürken gerçekten var olmadığını kavramak bize o denli aykırı geliyor ki en şaşılası varsayımlara karşın şu "düşünüyorum, o halde varım" sonucunun doğru olduğuna ve bunun, düşüncelerini bir sıra içinde yönlendiren ve yöneten bir kimseye görünen ilk doğru sonuç olduğuna inanmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz."(s.71) Özeti: düşünebilmek için var olmak gerekiyor...


"...gözlerimin ya da bacaklarımın yaptığı işi gösterip de gördüğümü ya da yürüdüğümü söyleyip var olduğumu çıkarırsam ulaştığım sonuç,  kuşku duyulmayacak kadar yanlışsız bir sonuç olmaz, zira hiçbir zaman gözlerimi açmadığım ve yerimden kımıldamadığım halde, gördüğümü ya da yürüdüğümü sanabilirim; çünkü kimi zaman uyuklarken böyle bir sanıya kapıldığım olur, belki vücudum olmadan da aynı sanıya kapılmışımdır. Halbuki yürüyorum ya da görüyorum demekle yalnız düşüncemin yaptığı işi ya da sanmayı, yani gördüğümi sanmama neden olan bendeki  bilgiyi demek istersem, o zaman bu, aynı sonuçtan kuşkulanmama olanak veremeyecek ölçüde mutlak olarak doğrudur çünkü bu, ruhla ilgili bir sonuçtur; duyma ya da başka herhangi bir biçimde düşünme gücü yalnızca ruhta vardır."(s.72-73) 

Burada şunu söylemek gerek, Descartes da teee ilk çağ filozoflarından bu yana gelen ruh ve bedenin birbirinden ayrı biçimler olduğu yanılgısınu benimsemiş durumda. Oysa ki sinir bilim ilerleyip beynin işlevleri çözümlendikçe ruh ve beden diye bir ayrım olmadığı, ikisinin birbirine bağımlı ve içiçe olduğu ve hatta beyin tarafından yönetildiği ortaya konulmaya başlandı. Gelişen teknoloji ve bilimsel verilerle bir gün beyni daha iyi anlyacağız. O zaman ruh dediğimiz kavramın beynin elektriksel gücünün ta kendisi olduğu bile kanıtlanabilir belkide. Ne biliyim işte bunlar hep hayal. Neyse ki islam'ın geleneksel ruh kavramını benimsemiyor olması bir Müslüman olarak bence umut vadedici...


"Ama öyle ise ben neyim? Düşünen bir nesne. Düşünen bir nesne nedir? Düşünen bir nesne: Kuşkulanan, anlayan  kavrayan, onaylayan, yadsıyan, isteyen, istemeyen, tasarlayan ve duyan bir nesnedir."(s.73)
Artık bu sözü büyük puntoyla yazıp evinin duvarına mı asarsın
 yoksam muska yaptırıp koynunda mı taşırsın onu ben bilemiycem deftero . Ama aklının berrak bir köşesine at bunu. Çok sağlam söz çünkü...

"...mademki cisimleri duyular ya da imgeyle değil, yalnız bizde bulunan anlama gücü, yani anlayışla kabradığımız ve yine onları dokunduğumuz ya da gördüğümüz için değil, ancak yalnız düşünceyle kavradığımuz için bildiğimiz, artık şimdi belli olan bir şeydir. O halde çok açık bir biçimde biliyorum ki ruhumdan daha kolay bilebileceğim başka bir şey yoktur.(İkinci düşünce)"(s.75)


"Bizdeki Tanrı düşüncesinde var olmak zorunluluğu vardır ve yalnız bununla da bir Tanrı'nın var olduğu kanıtlanabilir.

Bundan sonra   ruh, kendinde bulunan çeşitli düşünce ve kavramları yeniden incelediğinde ve onlar arasında her şeyi bilir, her şeye gücü yeter ve son derece eksiksiz bir varlığın fikrini bulduğunda, bu fikirde kavradığı şeyle, bu tam bir eksiksiz varlığın kendisi olan Tanrı'nın var olduğuna inanır; zira ruhta başka birçok şeyin açık fikirleri varsa da o bunlarda gösterdikleri şeyin varlığını sağlayan bir şey göremez; halbuki Tanrı düşüncesinde, diğerlerinde olduğu gibi olası değil ama saltık olarak zorunlu ve sonsuz bir varlık görür. Ve nasıl üçgenden edindiği düşüncede üç açısının iki dik açıya eşit olmasının zorunlu olduğunu gördüğü için üç açısının iki dik açıya eşit olduğuna saltık olarak inanıyorsa;  aynı biçimde tam eksiksiz bir varlıktan edindiği düşüncede  zorunlu ve sonsuz varlığın bulunduğunu gördüğü içindir ki bu tan eksiksiz vatlığın var olduğu sonucunu çıkarmayı yükümleniyor."(s.76-77)

Evrenin matematikle olan bu mucizevi uyumu ve insan zihninin matematikle evreni anlamasındaki muhteşem kabiliyet Tanrı'nın var olmasıdan başka hangi ihtimalle açıklanabilir ki? Bu konuyla pek alakalı olmadı ama araya sokuşturup havamı basıyım dedim Deftero sakinnn...


"Aynı biçimde, mademki kendimizde bir Tanrı ya da olgun bir varlık düşüncesi buluyoruz, o halde bizde bulunmasını gerktiren olgunlukların ne denli büyük olması gerektiğini gözden geçirdikten sonra,  onu ancak pek olgun bir varlıktan yani, var olan bir Tanrı'dan edinebileceğimizi kabul etmek zorundayız."(s.79)


"Tanrı'nın varlığını bu biçimde kanıtlamaktaki bir başarımız da güçsüz doğamızın elverdiği ölçüde, onun ne olduğunu da aynı yolla bilmemizdir. Çünkü bizde doğal olarak bulunan Tanrı fikri üzerine düşünerek; Tanrı'nın sonsuz, her şeyi yapar, her şeyi bilir, her türlü iyi ve doğrunun kaynağı, tüm şeylerin yaratanı olduğunu ve en nihayet kendinde sonsuz bir olgunluk bulduğumuz her şeyin onda bulunduğunu ya da hiçbir eksiklikle sınırlı olmadığını görüyoruz."(s.81) 
İşte bu akıl yürütme ile bulunan bir Tanrı inancı...

"Canlanma ve Teslis sırları gibi zihnimizin doğal gücünü aşan şeyleri iletmek ya da bildirmek (vahyetmek) alçakgönüllülüğünü gösterirse,  belki açıkça anlamasak da yine onlara inanmakta zorluk çekmeyeceğiz. Zira açıkça Tanrı'nın uçsuz bucaksız özü ile yapmış olduğu işlerde,  düşüncemizin gücünü aşan birçok şeylerin bulunmasını hiç de garip bulmamalıyız."(s.83)

Bu da itaatkar zihniyetin ve geleneklerin kolay çürütülememesinden kaynaklanan minik bir hata...

Yukarıda da değinmiştim zaten. Benden bu kadar Deftero, gerisi sende...

Ölümün sana selamı var :D

Selametle...

MADD


4 Ağustos 2016 Perşembe

Küçük ve Yavru

Geceye yürüyordu Çocuk, karanlığa meydan okurcasına. Biraz korkak, biraz narin ve en çok da öfkeliydi hayata... Her adımında biraz daha titriyor, biraz daha ıslanıyordu... Gökyüzü keyfinden çatlıyor, parıl parıl üstüne iniyordu... Saat kaçtı? Bilemezdi çocuk. Geç olmak için biraz erken, eken olmak içinse biraz geç olmalıydı. Sokak ıssızlığıyla erkenliğe meydan okuyor... Kafayı bulmuş toprak zamanı söndürüyordu.

Saatin kaç olduğuna aldırmadan devam ediyordu Çocuk. Onun için saatlerin, günlerin ve hatta yılların bir önemi yoktu. Yaşının ve yaşadığı yerin de... Şu anda tek istediği ıslanmaktan kurtulmak, biraz olsun ısınıp karnını doyurmaktı...

Çıplak ayaklarına baktı. Yürümekten yara bere içindeydi, ıslanmaktan buruş buruş, soğuktan bembeyaz olmuştu. Ayaklarına baktı. Yaşlar aktı gözlerinden, yağmura karıştı. Ayaklarına baktı. Ve haykırdı... Oturdu, olduğu yere öylece... Düşünmeden...

Soğuğu, yorgunluğu, yalnızlığı, hissetmiyordu artık... Ayakları acıyordu sadece... Kanıyordu ayakları, canı yanıyordu... Çocuktu... Kaç yaşındaydı bilmiyordu, kaçıncı kez sokaklarda kaldığını, kimsesi olup olmadığını, neyden ya da kimlerden kaçtığını bilmiyordu Çocuk... Gökyüzünün ona neden kızgın olduğunu da bilmiyordu... Neden yürüdüğünü bilmiyordu....

Ellerini yüzüne kapattı. Ağlamaya devam etti yağan yağmura umursamadan... Sümükleri akıyor gözleri acıyordu. Çocuk sadece ağlıyordu, ancak bir çocuğun yapabileceği nezaketle...

Birden bir el dokundu parmaklarına.. Ellerini yüzünden çekti, başını yukarıya kaldırdı. Karşısında heybetli bir adam vardı. Yüzü tertemiz, gözlerinde umut...
Tepesinde siyah bir şemsiye... Önce korktu Çocuk, sonra idrak etti ve sonunda kabullendi... Adama teslim etti kendini...

Adam önce soydu çocuğu sonra ceketini çıkardı, Çocuğa giydirdi... Kucakladı... Umutla sarıldı Çocuk, Adama... Sıcaklığını kokladı... Yüzünü boynuna gömdü. Ve uykuya daldı şemsiyenin altında...

Tam o esnada bir ses duyuldu. "Kestik" dedi Gözlüklü adam. Elinde kalem, başında şapka, boynunda kırmızı bir fular. Ellerini şaklatı memnuniyetle...
Gökyüzü aydınlandı, yağmur dindi birden, sessizliğin sesi kesildi.

Adamın kucağından atladı Çocuk, koşarak ilerledi annesine... Havluyla sarıldı Anne çocuğuna, gözlerinde gurur, dudağında tebessüm. Baba başını okşadı "aferim" deyip elini uzattı. Çak yaptılar Çocukla... Çocuk iyiden şımardı. "Açım" diye bağırmaya başladı ... Annenin kaşlar çatıldı. Gözleri yetkili birilerini aradı.

Adam usulca yürüdü. Gözleri kadınını aradı. Ve bakışları buluştuğunda büyük bir istekle atıldı kollarına Kadın . "Harikaydın" dedi hayranlıkla. "Harikaydım" dedi Adam , kibirle... Ve öptü kadınını. Kadın zevle yandı...

Ve bir küçük izledi olanları uzaktan... Anlam veremedi... Kırkırdayıp yanındaki Yavruya baktı. Nazikçe inledi Yavru. Belli ki karnı acıkmıştı. Küçük, üzüldü. Sonra bir fikir geldi aklına. Gözü takıldı uzaktaki tabağa. İçinde yığınla köfte ve patates vardı. Kıkırdadı küçük, kafaya koymuştu. Yavaştan yaklaştı lezzet yatağına. İnsanlar meşguldü. Çocuk mızmızlanıyor, Adam Kadını öpüyordu. Gözlüklü keyifle el çırpıyor,  diğerleri bir o yana bir bu yana koşuşuyordu. Yavru merakla baktı. Küçük, parmağını dudağına götürüp sus işareti yaptı. Sindi yavru, sakince beklemeye koyuldu...

Dakikalar sonra mutluydu Küçük ve Yavru. Karınları doymuş, keyifleri yerine gelmişti. Saatlerce oynadılar ve güneşin keyfini çıkardılar. Yorgunluktan bitap düşünce, ağaçların gölgesinde uykuya daldılar.

Bir düdük sesi duyuldu birden, irkildi Küçük ve Yavru, doğruldu... Üniformalı bir adam duruyordu karşılarında... "Burada uyumak yasak" diye pöykürüyordu... "Şimdi görürsünüz siz" derken elindeki sopa sallandı. Gözleri sopaya takıldı önce Küçük ve Yavrunun , sonra birbirlerini buldu... Sustu dilleri, gözleri konuştu... Ve ikisi birden hızla koşmaya başladı... Düdüğüne davrandı Üniformalı... Yavru ve Küçük çoktan kaçmıştı...

MADD'den sevgilerle...