Bu Blogda Ara

30 Kasım 2016 Çarşamba

KATRE-İ MATEM (ŞARKI SÖZÜ)

Dün gece seni düşledim
Kalktım bize çay demledim
İki fincan yeterli
Seninkisi şekerli

Penceremde yol gözledim
Bekledim de sen gelmedin
Sabahlarken dibi vurmuşum
Biraz daha doldurdum.

Katre-i matemim
Hüzün çöker ben çökerim
Katre-i matemim
Hüzün çöker üstüme 
Ben giderim...

27 Kasım 2016 Pazar

T' YE MEKTUP

Bu gün bir otobüs yolculuğu yaptım T,

Seni hatırladım, geçmişimizi yad ettim... Seninle ne güzel vakitler geçirmişiz, ne hoş sohbetler etmişiz... Ne zor zamanlarımda yanımda olmuşsun sen... Ne çok yoldaşlık yapmışsın çığlıklarıma... 

Ya şimdi... Yoksun... Biliyorum temelli değil gidişin. Yine varacaksın bana, yine muhabbete düşeceğiz seninle, yine susacağız, göz yaşı dökeceğiz... Yineler doğuracağız birlikte. Biliyorum... Ama... Sonra yine gideceksin... Terk edileceğim... Beklemek yorucu T. Hasretlik zor... Ummak ile koyvermek arasındaki o araf ağır bana...

Artık dökemez oldum içimi kimseye... Güvenemez oldum... Terk edileceğimi bile bile sırtımı yaslamak birine... Zor... Öleceğini bile bile yaşamak gibi... Zor... 

Sana da güvenemiyorum artık... Çünkü biliyorum bir gün sen de terk edeceksin beni... Bir gün canını sıkacağım. Çıkıp gideceksin Hayatımdan... Defterim vardı senden içeri... O da fazla boşboğaz oldu son zamanlarda, ona da güvenemiyorum anlayacağın...

Bir tek Allah... Her seferinde ona koşuyorum da bağrına basıyor yine beni... Hayatımdan dem vuruyorum, arkadaşlarımdan, ailemden, dünyamdan... Hepsini dinliyor, yoldaş oluyor bana... Hatalar yapıp kapısına dayanıyorum, affediyor... Her şeyimi de biliyor üstelik... Bedenimi, ruhumu,hislerimi, mahremimi, günahlarımı... Yine de vazgeçmiyor benden... 

Belki de T, terk edilmek güzel şey... Kendini dinliyor insan, sonra kendi oluyor, kendini buluyor... Yaratıcısına, tek gerçek dostuna dönüyor yüzünü... "Rabbim herkes vazgeçsin benden... T bile... Tek sen vazgeçme" diyor... 

Sessizlik güzel şey... "Sadece Allah ile yaşayamazsın" demişti bir dostum... Ama oluyor, olacak... Çünkü biliyorum o terk etmeyecek beni... Elhamdülillah...

Bu mektubu yazıyorum T, çünkü döndüğünde bıraktığın gibi bulamayabilirsin beni... Bu yüzden istemezsen dönme, zaten bir gün temelli gitmeyecek misin? Sorun değil, şimdi olsun... Eyvallahımı çeker Rabbime dönerim yine... Gelirsen eşlikçim olursun, sohbet ederiz... Bu sefer kendimden bahsetmem ama.... Doğadan, çiçeklerden, yaşamdan konuşuruz... Sen gezdiğin yerleri anlatırsın, ben tanıştığım insanları... Bahsetmeyiz ayıplarımızdan, ücra yaralarımızdan... Sadece olmamız gerektiği kadar dost oluruz birbirimizle...

Zaten Allah dururken, ne diye seni düşledim ki ben? Bir hediye gibiydin yıllar önce, şimdiler de korku oldun içimde. Kaybetme korkusu... Affet, T, hiç bulaşmayacaktım sana, ama huyum kurusun ben böyleyim işte... 

Neyse, çok konuştum yine ben... Örgülü saçlarından,bembeyaz teninden,duru bakışlarından öpüyorum seni... Düşlerimi çağırıyorum tepsine koyabilmen için... Affını diliyorum... Ve çekiyorum benliğimi senden uzak diyarlara... 

Selametle...

MADD

25 Kasım 2016 Cuma

ŞİZOFREN

Korkuyorum...
Belirtiler başladı.
Hiç görmediğim rüyalar görür oldum.
Bana zarar vermek istiyorlar farkındayım.

Korkuyorum...,
Sesler duyuyorum
Daha önce de var mıydı aynı sesler?
Hiç duymuş  muydum böylesini?
Çığlıklar yükseliyor kulağımda, beynimin içinde
Haykırıyor delice
Korkuyorum...
Ağlamak istiyorum

Korkuyorum...
Kutu... Küçücük bir kutu
İçinde kaybolmuşum sanki,
Bir odaymış burası, öyle söylüyorlar,,,
Nasıl oda bu böyle zindan gibi
İyiliğim için sağlığıma kavuşmam için hapsetmişler beni
Doğru mu?
İnanamıyorum...

Her gün aynı azabı yaşıyorum
Her gün aynı kelepçe sarılıyor bileğime
Tedavi adında günah çıkarıyorlar kirlenmiş ruhumdan
Öyle sanıyorum...,

Korkuyorum...
Annemi istiyorum, kollarına sarılmak, omuzunda ağlamak istiyorum...
O da yasak
Tehlikeliymiş, öyle söylüyorlar
Neden anlamıyorum...

Sen de uğramaz oldun artık.
Sadece sen girebiliyordun hani odama?
O kadar seviyordun ki beni
Korkmadan,  çekinmeden, usanmadan bana koşuyordun...
Neden gelmez oldun?
Yoksa? Yoksa haklılar mı?
Şeymiş... Şey diyorlar...
Hayalmişsin sen de, hiç olmamışsın.
Ben yaratmışım, ben kurgulamışım...
Uydurmuşum...
Ne saçma öyle değil mi?
Ha??? Öyle değil mi?

Neden susuyorsun?
Verecek bir cevabın yok mu?
Yoksa sahiden de, sahiden de bir hayal misin?
Ya da daha korkuncu bir kabus mu?

Korkuyorum...
Ya doğruysa, 
Ya dedikleri gibi gerçek değilsen
Ya sadece bir düşten ibaretsen 
Öyleyse eğer
Affetmem kendimi

Acaba ben de bir hayal miyim sadece?
Yaşadıklarım da hayalden ibaret mi?
Zindanım, acılarım ve ilaçlarım sahte mi?

Beynimin bana ihaneti mi bu korkular?
Mesela bu sabah olanlar...
Çığlıklarım...
Yoooo... Gerçek olamaz tüm bunlar...
Kabul ediyorum.
Hepsi, hatta çığlıklarım dahi
Sadece hayaldi.

Ne değişir, ne fark eder ki?
Korkularım, acılarım diner mi hayal olduğunu kabullenince
Geçer mi saatler, mahkumiyetim biter mi?
Hayır...
Daha da artar sadece
Gerçeklerim hayal olur.
Hayaller dipsiz bir uçurum.
Dipsiz karanlıkta boğulurum..

Her gün aynı kabusları görüyorum.
Kabuslar karadır derler.
Yalan...
Benim kabuslarım her gün beyaz duvarlarda,
Beyaz çarşaflar da, beyaza bürünmüş hayaletlerle oluyor.
Korkuyorum...
Hem de çok...

MADD

24 Kasım 2016 Perşembe

HESAP

İhanet ettim,
İhanete uğradım,
İhanete sebep oldum.
Günahım oldun.

Sonra,
Günah çıkardılar benden
Dudağımı çarşafımın kırmızısına boyadılar
Belime aynı kırmızıdan bir kemer bağladılar.
Yalanlarına ortak ettiler beni.

Bu gece dudağımdaki bu günah
Bir başka adamın namusu olacak
Belimdeki bu kuşak beni
Ya diriltilecek, ya boğacak

Yarın gözlerimi bir gardiyanın kucağında açacağım,
Bedenim köle olacak, ruhum tutsak.

Ve yine bir kırmızı kurtaracak beni,
Canım yanacak, kanım akacak, kararacak...
Bedenim donacak,
Kurtulup ruhum esaretten 
Göğe kanatlanacak
Her acı, her günah ve kadınlığım son bulacak
Kefenimi giydirip, kapatacaklar toprağa
Üzerimde yanar yorganım

Hesap zor olacak

MADD

...

Kafamda silik suretler 
Yolumda bir yığın engel
Ona desem kızar gibi
Demesem berikine dert
İçeride bir ben 
Benden ,illet
Bana beni dinletmek mümkün mü ki?
Dinlesin beriki...

MADD

İMKANSIZ

Gelmen imkansızdı.
Zordu beklemek
Her neredeysen şimdiye kadar
Ya da kiminle birlikteysen
Günaha saplanmış da olsan boyuna kadar
Affedecektim seni
Ama gelmen imkansızdı
Ve zordu beklemek...

MADD

AYNA

"Sen ağlama" dedi.
"Hiç ağlama hep gül"
"Neden?" dedim.
"Çünkü" dedi. "Sen ağlayınca ben de ağlıyorum."
"Neden?" dedim "Mecbur musun ağlamaya?"
"Evet" dedi "Sen mutsuzken nasıl mutlu olayım ben?"
Gayri ihtiyari güldüm.
O da güldü.
Gülünce daha güzel oluyordu.
"Ağlama" dedim.
"Gülmek yakışıyor sana. Bir daha sakın ağlama."
"Tamam" dedi.
"Ama sen de ağlamayacaksın."
"Tamam" dedim.
Söz verdik birbirimize
Ben gittim
Aksim de öyle...

MADD

ZÜHREM

Ey sevgili
Bu ne sükun
Bana ses gerek oysa
Bir hoş seda
Dilinden birkaç latife
Şuh kahkaha tadında

Ey sevgili

Nasıl bakmak bu böyle
Bu ne işve
Bu ne buse dudağımda

Bir katre matemsin anılarımda

Düşlerimde bir derin hülya
Bitkin bedenime ilaç
İsmin zikrine miraçsın

Şaire ilham

Masala külhan
Mevsimlerden hazansın

Günüme dün

Dünüm düğüm düğüm 
Mecnundan üstün
Leyla'sın sevgili

Bir tensin güllerden al

Damağımda ballardan bal
Canımda mağrur bir dalsın

Hasret kadar zahir

Aşkım kadar bakir
Ben bir garip Tahir
Zühremsin sevgili...

MADD

ACI

Gelin insanlar gelin
Gelin üzerime
Saplayın günahınızla sivrilttiğiniz hançerinizi
Çocukluğumun saflığıyla atan kalbime
Kanımın siyahıyla süsleyin beyaz hayallerimi
Uzatın bana yardım eli dediğiniz idam iplerini
Hapsedin karanlıklara bedenimi
Ninni bileyim o korku dolu sesleri
Sadece görmek istemediğim için işkencenizi
Gözlerimi yumayım ve kurtulayım...

MADD

24 KASIMPATI

Öğretmenler günü olması hasebiyle sizinle geçmişimden kalan bir anıyı paylaşmak isterim.

Daha ortaokul sıralarındayken karaladığım bir hikaye  bu... Aynen aktarıyorum... Buyursunlar..


                                                                   24 KASIMPATI

Bir 24 Kasım günü, mezun olduğum ilkokulu ziyarete gitmiştim. Elimde bir demet kasımpatı ile okul müdürünün kapısını çaldım.

_İyi günler, girebilir miyim Müdür Bey?
_Elbette buyrun küçük hanım,size nasıl yardımcı olabilirim?
_Efendim ben bu okulun eski öğrencilerinden Nergis Karasaban. Siz beni tanımazsınız. Çok oldu mezun olalı. Şimdi ise eski okulumu ziyarete geldim. Bu çiçekler sizin. Umarım beğenirsiniz. 
_Ben de okul müdürü Selim Şahin. Çiçekler çok güzel. Sizi buraya hangi rüzgar attı Nergis Hanım?
_Biliyorsunuz bu gün Öğretmenler Günü. Sizi ziyaret etmek istedim. Çünkü bu sene ziyaret edebileceğim bir öğretmenim yok. Ben de hem onun yuvasına hem de yetiştiğim okula geldim. Gelirken de size kasımpatı getirdim. Kasımpatıları çok severim. Öğrenciyken 24 Kasımlarda öğretmenime verebildiğim tek hediye bu çiçeklerdi. Bu yüzden onlar benim için çok değerlidir. Öğretmenimi ziyaretlerimde de ona hep kasımpatı götürdüm. Ama artık kapısını çalıp bu çiçekleri verebileceğim bir öğretmenim yok. Onu ancak kalbimde yaşatıyor, rüyalarımda görebiliyorum. 
_Okulumuzdan sizin gibi iyi yürekli, saygılı ve kıymet bilen öğrencilerin çıkması ne güzel. Peki kimdi öğretmenin?
_Belki tanırsınız. Meral Öğretmen...
_Başımız sağ olsun kızım iyi tanırım Meral öğretmeni. Benim de elimden çok öğrenciler geçti. Hepsini de çok sevdim. Onlar benim çocuklarımdı. Ama son yıllarda ziyaretime gelen kalmadı gibi. Galiba unuttular beni. Ne zamandır görmedim onları. Bu yüzden böyle bir günde beni ziyaretiniz pek mutlu etti. 

Selim Öğretmen bir yandan bunları söylerken bir yandan da parıltısı hala sönmemiş gözlerinin biriden mutluluk, birinden hüzün gözyaşları döküyordu. Başımı kaldırdım. Ellerini tuttum.
_Üzülmeyiniz. Sanmayınız ki unuttukları için gelmiyorlar. Böyle değerli bir varlık unutulur mu? Vakit bulamıyorlardır. Hem ben bundan sonra sizi sık sık ziyaret ederim. 
_Sağ olun kızım. Onlar benim evlatlarım. İnsanın evlatları tarafından unutulması çok acı. 

Selim Öğretmen bunları söylerken ben de tesellimin ona yetmediğini bile bile yine de onu unutulmadığına inandırmaya çalışıyordum. Birden derse geç kaldığımı fark ederek ayağa kalktım.

_Artık gitmeliyim ama yine geleceğim.
_Peki evladım. Size müteşekkirim. Beni yalnızlıktan kurtardınız ve derdime ortak oldunuz. Çok sağ olun. 
_Siz sağ olun efendim, iyi günler, dedim ve odadan çıktım. 

Bahçeye çıktığımda eski yuvama şöyle bir baktım. Bu taş duvarı yuva yapan değerli varlık öğretmendi. Şimdiki sessizliğe bakılırsa Selim öğretmenin kıymeti pek bilinmemişti.

Ben de bir öğretmendim ve çok sevdiğim öğrencilerim vardı. Onları kaybetmek, onlar tarafından unutulmak ne kadar korkunçtu. Bir anne için evlatlarının kokusundan mahrum kalmak ne ise bir öğretmen için de öğrencilerinden ayrı kalmak öylebir şeydi. Hızlı adımlarla çalıştığım okula doğru ilerlerken içimi büyük bir hüzün ve korku sarmıştı. Okulumun kapısına geldiğimde öğrenciler sınıflara girmişlerdi. Okul bahçesi bomboştu. Gördüğüm manzara içimdeki bütün hüznü anlatılması imkansız bir sevince çevirdi. 24 tane minik yüz, bana bir Güneş gibi gülümsüyordu. Minik ellerinde birer demet kasımpatı vardı. Sınıfımdaki 24 Kasımpatı hep bir ağızdan "Öğretmenler gününüz kutlu olsun öğretmenim." diye haykırdı...

Bir zamanlar ben de öğretmen olmak istiyordum... Nasip değilmiş... Zaman geçti kalmadı alakam bu yazdıklarımla... Belki de bu vesileyle af dilemek istiyorum üzerimde emeği geçen öğretmenlerimden... Unutulmadınız... Sadece biz biraz sorumsuz bir nesil olduk işte..

Selametle...

MADD

23 Kasım 2016 Çarşamba

SANMA (Şarkı Sözü)

Terk edildim
Nefret edildim
Affedildim
Ya da öyle
Olsun isterdim

Vazgeçildim
Dert edindim
Fark edildim
Ya da öyle
Olsun isterdim

Sanma geçer bu kıyamet
Sanma yeter çektiklerim
Yalınayak ardına düşer ömrüm
Biter hasretim...

MADD

21 Kasım 2016 Pazartesi

BİR KADININ SORULARI (BÖLÜM 9)

_Bana bir kahve orta olsun...
_ Ben de bir çay alayım lütfen...

_Tamam efendim hemen getiriyorum... Başka bir istediğiniz?

_Teşekkür ederiz...

_ Eeeee, dedi Berrak. Nereden başlıyoruz?

_ Sana önce hikayemi anlatmak isterim müsade eder misin? 

Çok heyecanlıydı Berrak, bir an önce konuya girmek istiyordu. Ama bu adamın hikayesini de merak ediyordu doğrusu... Kim olduğunu, annesini nasıl tanıdığını  kendisini nasıl bulduğunu bilmek istiyordu... Meraklı gözlerle baktı adama... Çok anlamlıydı yüzü, bakışları çok keskin, dili çok tatlıydı... Konuşurken insanın yüreğini okşar gibiydi... Sakin, duru, kibirsiz, derin, dingindi seçtiği kelimeler... Sanki arka fonda ılık bir gitar çalıyordu da esintisinde şiir dinliyordu Berrak... Sustu, hafifçe başını salladı onaylarcasına... 

Hasan hüzünlüydü... 18 yıl önce ayrılmak zorunda kaldığı Derin'i görüyordu karşısında... Umutsuzluk kaplıyordu içini... Ah, keşke o da yanlarında olabilseydi, kızını, Hasan'ı böyle birer yetişkinken görebilseydi... Derin'in gözlerini kısarak 'ufaklık' deyişi geldi aklına... Hafiften tebessüm etti... 

_ Annem çok hastaydı. Hungtinton hastası... Genetik bir hastalık, titrer nöbetler geçirirdi... Bir sabah yatağında ölü bulduk, zaten bakımsızdı çok. Babam ayyaşın uğursuzun tekiydi, ablam elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışırdı ama onun da yaşı pek büyük sayılmazdı. 

_Başın sağolsun, Kaç yaşındaydınız annen öldüğünde? 

_Beş yaşındaydım, çok hatırlamıyorum zaten. Ablam da on yaşında falandı.

_Çok küçük yaşta karşılaşmışsınız acıyla.

Alaycı bir gülüş attı Hasan... Berrak anlayamadı. Yanlış bir şey mi söylemişti? Hasan devam etti ,

_Asıl acıyı ablam yaşadı, ben daha çok seyretmek zorunda kaldım. Annem gittikten sonra babam daha çok içmeye, daha çok para harcamaya başladı. Zaten durumumuz iyi değildi. Bir gün eve gelip ablamı öldüresiye dövdüğünü hatırlıyorum, çalışmıyormuş, işe yaramıyormuş, bir de utanmadan okula gitmek istiyormuş kahpe.

İrkilmişti Berrak. Son kelimeyi patlarcasına söyleyişinden, dudaklarının bükülüşünden, gözlerinin kısılışından, çayı içerken elinin titreyişinden anlamıştı Hasan'ın öfkesini. Ne insanlar vardı, ne hayatlar vardı, ne yıkılışlar vardı. Ah, ne zordu yaşamak...Bir şey diyemedi Berrak... Usulca kahvesini içti, gözlerini kaçırdı Hasan'dan...

_ Bir gün ablamı ağlarken buldum... Üstü başı yırtık, saçları dağınık, eli yüzü morarmıştı... Yine dayak yediğini sanmıştım. Gidip ablama sarılmak istedim, ama o beni iktirdi ve banyoya koştu. Çocuktum, anlayamıyordum... Ablam da çocuktu, ama çirkin adamlar, güzel çocukları yok etmek için yaratılmış gibiydi...

İç çekti Hasan. Berrak elini tuttu, anlayışla bakıyordu... Minnetle doldu Hasan'ın içi... Rabbini andı... Geçiyordu, daha önce de geçmişti... Titremeye yeltenen sesini baskılamaya çalışarak devam etti...

_Ablam giderek daha da saplanıyordu batağa, konuşmuyor, yemiyor içmiyordu... Bense hiçbir şey yapamıyordum. Sadece izliyordum olanı biteni anlamaya çabalayarak... Sonra bir gün babam... Öylece uyuyordu, yanına gittim, uyandırmaya çalıştım, uyanmadı... Yine çok içtiğini düşündüm... Sonra ablam geldi, sarıldı bana.... Uzun zamandır böyle huzurlu hissetmemiştim.... İki kardeş bambaşka sarılıyordu birbirine, iki çocuk bambaşka sarılıyordu... Elimden tuttu, yürümeye başladık... Saatlerce yürüdük, acıktık, susadık, yorulduk ama saatlerce yürüdük. Hiç bir şey soramıyordum, bir bildiği vardır diyordum kendi kendime... 

Geçmişini hatırlamanın hüznüne kapılmıştı Hasan... Yutkundu, yavaşça bir yudum aldı çayından, bardağı tabağına geri koydu... Bir tur çevirdi, bir tur daha... Sakinleşmeye  kafasını toplamaya çabalıyordu... Berrak yardımcı olmak istedi, nefes aldı, cümleye giremedi... Ne söyleyebilirdi ki. O da yutkundu, kahvenin yanındaki sudan içti bir yudum... Dışarılara baktı, gökyüzüne baktı... Başka yerlere bakmak hüznü dağıtacakmış, geçmişi silecekmiş, bambaşka bir başlangıç yapacakmış gibi... Ama anılar silinemiyordu... Filmlerin gerçek olmasını diledi Berrak, kendi anılarını, sohbet ettiği adamın anılarını, o küçük kızın anılarını silebilmeyi istedi... Ama gerçek sarsıcıydı, gerçek ağırdı ve tüm çabamıza rağmen gerçek hafızamızdan silinmiyordu...

_Sonra noldu, diyebildi Berrak zorla...

_Sonra, bir yetimhanenin kapısını çaldık, bizi görür görmez içeri aldılar... Araştırdılar ve orada kalmanıza müsade ettiler... Yetimhane güzeldi, sıcaktı, şefkatliydi... Belki de ilk defa iki kardeş annesiz ve babasız kalabilmenin tadını çıkarıyor, bakıcı annelerimizin ilgisiyle şımarıyorduk. Sonsuza kadar orada kalabilirdim... Sonsuza kadar ablamla oynayabilirdim o cennet bahçesinde... İlk defa çocuk olmuş, ilk defa arkadaş edinmiştik. Filmlerde ya da kitaplarda anlatıldığı gibi değildi yetimhane... En azından benim için, en azından ablam için... Gözleri gülüyordu ablamın, temiz elbiseler giyiyor, okula gidiyordu...

Şaşkındı Berrak. Bazı çocuklar anne, baba hasreti çekerken, bazıları onlardan arınmanın derdindeydi. Ne başkaydı insanların mutluluk kaynakları. Deneyimlerine, acılarına, sarsıntılarına göre şekilleniyordu... Ah ne başkaydı insanların umutları...

_Sonra bir gün, ablam her zaman olduğundan daha sevinçli geldi yanıma. Hasan, bil bakalım noldu dedi. Bilmiyordum... "Bir aile beni evlat edindi. Artık bir anne ve babam olacak." Yıkılmıştım... Onun sevincinde boğulmuştum. Ayrılacaktık... Terk edilecektim yine, üstelik tek kardeşim, tek yoldaşım .Tek akrabam tarafından... O ise çok mutluydu. Bana yeni annesinden babasından, kardeşlerinden, okulundan bahsediyordu... "Hiç kız çocukları yokmuş, bu yüzden beni evlat edinmek istemişler..."
Ben ne olacağım diyemedim tabi... Mutluluğuna kıyamadım... 

_Seni de evlat edinemezler miydi?

_Aslında bunu hep bekledim biliyor musun? Her gece Allah'a dua ettim beni de alsınlar diye, Her gece yıldızlara bakıp hayaller kurdum. Yeniden kavuştuğumuzu, sarıldığımızı düşledim... Sonra öğrendim ki bu ailenin 3 tane erkek çocuğu varmış, ama kız çocukları olmayacakmış hiçbir zaman. Nedense artık... O yüzden.... Kardeşimi evlat edinmişler.

Derin boğuldu... İnsanların hırsları içinde boğuldu... Paraya müptelaydı insanlar, karizmaya, mevkiye, güzelliğe müptelaydı... Soylarına da müptelaydı. Bir yetimi kucaklarken bile kendi nefislerini tatmin etmeyi amaçlıyorlardı. Kız çocukları olmuyormuş, o yüzden kız çocuk evlat edinmişler... Saçmalık... Asıl amaç sevmek değil miydi yetimi, kucaklamak, okşamak, ana babasızlığını gidermek... Oysa çok adiydi insanlar, yetim çocukları bile hasretlerini gidermek, soyluluklarını devam ettirmek için kullanıyorlardı...

_Peki sonra? Evlat edinen olmadı mı seni?

_Aslında bir aile vardı. Beni de çok sevişlerdi. Ben de çok ümitlenmiştim. Ama sonra annemin hastalığını öğrenmişler. MALUM  genetik bir hastalık... Onlar da bir gün hasta olabilecek bir çocukla uğraşmak istememişler.

_ahh, diyebildi Berrak... Çok acı çekiyordu, ağlamak istiyordu, susturmak istiyordu Hasan'ı... Kendi acılarını düşündü, kararan dünyasına daldı... Kendi sorularını düşündü... Umut etmek zordu. Direnmek zordu. Neydi bu adamı ayakta tutan, neydi direnmesini sağlayan. Sırlarını bilmek istiyordu. En derin sırlarını, en mahrem kalkanlarını... Annesine söyleyemediği cevapları... Çok şey bilmek istiyordu Berrak... Ama önce sakinleşmeliydi biraz, izin isteyip lavaboya gitti. 

Hasan elini cebine attı, rulo halindeki kağıdı çıkardı özenle, yavaşça açtı, okudu içinde yazanları, okudu hayatını, okudu sırrını, okudu mahremini...

Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. (İnşirâh 94:5)

Ve sonra gülümsedi, dağılan hüznüne selam çakarak...

Ben Madd, 
devam edecek...

20 Kasım 2016 Pazar

BİR KADININ SORULARI (BÖLÜM 8)

"Daha ne kadar içebilirim unutmak için, ne kadar çabalayabilirim... Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak artık. Pişmanlığım da son bulmayacak... Hepsi benim suçum, aptal bir adamım ben. Sana aşıktım... Seni çok sevmiş, tanıdığımı sanmıştım... Çok güzel paylaşımlarımız, anılarımız, hayatımız, seyehatlerimiz olmuştu yaşadığımız... Gözlerine bakmaya doyamadığım günleri hatırlıyorum..  Saatlerce dans ettiğimiz, söyleştiğimiz ve usanmadan seviştiğimiz günler... Zaman çok acımasız... Akıp gidiyor ve eksiltiyor her yanımızdan... 

Ah Derin, ah, ne çok sevdim ben seni, ne çok yaşadım, ne çok hissettim. Ama ne az tanıyabilmişim seni. Ne az inebilmişim derinliklerine. Mücadeleni bile bile ne az yanında olmuş, ne az cevap aramışım sorularına... Ne yazık etmişim sana, bana  evlatlarımıza... 


Adam mıyım ben? Ben neyim? Aşşağılığın da ötesinde bir varlık belki... kesinlikle seni haketmeyen, tanımayan, göremeyen...


Her gün aynı yemeği yiyip aynı filmi izlemek, sonra aynı kadının kollarında uykuya dalmak değilmiş evlilik. Evlilik sevmekmiş, evlilik anlamakmış, hoş görmekmiş... tanımakmış... Bilememişim değerini...


Ben ne yaptım böyle sana? Nasıl farkemedim düştüğün bataklığı? Neden çekip çıkaramadım... Aptalım ben... Kötüyüm... Korkağım...


Derin, nolur uyan, nolur şaka yaptığını söyle bana.... Bak söz veriyorum bambaşka olacak her şey... Çok daha fazla sevip, çok daha fazla arayacağız seninle cevapları... Seyahatlere çıkacağız, yeni arkadaşlar edineceğiz... Sonra onları da katacağız serüvenimize...


Derin... Yalvarırım uyan, yalvarırım... Yoksa dayanamayacağım ben de, bak kimseyle konuşamaz oldum gittiğinden beri... Sana şöylemeyeksem diyorum bir daha, ne anlamı var sözcüklerin... Bir daha seninle oturmayacaksam o sofraya,  bir daha film izleyemeyeceksek yeni aldığımız koltuklarda, bir daha beraber diş fırçalayamayacaksak köşesi çatlamış aynamızda, bir daha sarılıp uyuyamayacaksak söyle, ne diye gireyim o eve ben... Her köşesinde, her dakikasında, her kokusunda senin olduğunu bile bile nasıl nefes alayım o boşlukta... 


Ne zormuş terk edilmek, ne zormuş pişmanlık, ne zormuş nefret etmek kendinden... Meğer ne haklıymışsın... Ne zormuş yaşamak...


Sessiz... Çok sessiz... Sanki bir kuş ötse öteden, bir vapur yaklaşsa uzaklardan, bir çocuk gülümsese dağılıverecek bütün duman... Ama olmuyor, her ses, her koku, her ışık öldü seninle birlikte. 


Burası çok karanlık... Peki ya orası? bembeyazdın sen... Şimdi kapkarasın, hiç olmadığın kadar, hiç olamayacağın kadar... Vermek istemedim seni toprağa, kıyamadım... Ama annen çok ağladı... Gömülecek, dedi illa... Sen ne isterdin acaba... Öyle uzaktı ki ölüm... Bir zamanlar öyle imkanszıdı ki... Bu kadar gerçek olabileceğini tahmin edemezdim...


Dedim ya zaman çok acımasız... Bir hafta önce yatağımda uzanan kadın, bir hafta sonra toprağa seriliyor... Ve eller dokunuyor omuzuna... Teselli cümleleri dökülüyor dudaklardan, sahte yüzler, sahte hüzünler dağıtıyor.... Hepsi boş, hepsi faydasız... 


Beni sana verseler yine, seni benim yapsalar... Bunca boşvermişliğim affedilse... Gözlerinde kaybolsam... Nefesinde boğulsam... Hapsolsam dudaklarına... Saatlerce söyleşsek... Ah Derin, ah sevdiğim, bi bıraksalar beni, bi bıraksalar seni... Bu kadar keskin olmasa çizgiler, bu kadar büyük olmasa kayıplar, zor olmasa alışmak...


Alışabilecek miyim bir gün, bir gün geçecek mi... Yeniden konuşabilecek miyim insanlarla... Yeniden ciddiye alabilecek miyim dertlerimi... Kendimi affedebilecek miyim... Beni affedebilecek misin? Derin... Beni affedebilecek misin? Affet beni Derin, affet, yalvarırım affet..."


Hıçkırarak ağlamaya başladı Kerem, utanmadan, cinsiyetini umursamadan, acısını, derdini anlatamadan... Affedilemeden...Derin'in mezarına kapandı. Taze toprak kokuyordu. Ne çok severdi bu kokuyu Derin... Acaba bilebilir miydi bu kokuyla uğurlanacağını? Son duyacağı şeyin toprak olacağını... Kokusunu içine çekti toğrağın, kokusunu kadınının kokusu yaptı... 


Eskiden sorsalar, lavanta derdi, şimdi sorsalar toprak derdi... Taze toprak. Dudaklarını değidirdi. Sarıldı... Af diledi tekrar tekrar... Yağmur başladı sonra, gözyaşlarına dokundu yağmur şefkatle... Sanki örtmek istiyordu Kerem'in çaresizliğini, susturmak istiyordu, dindirmek istiyordu... Yine de değişmiyordu hiç bir şey, Kerem aynıydı... Tükeniyordu... 


Ve bir kadın izliyordu uzaktan olanı biteni. Elinde şemsiye, yüzünde hüzün, gözünde gözlük, perçemi kumraldı... 


Ben Madd, 

Devam edecek...

16 Kasım 2016 Çarşamba

ÇOK KONUŞULAN HZ. MUHAMMED FİLMİ

Naber deftero?

Sınavdan paçayı sıyırınca(hoş sıyırdık mı, kaptırdık mı bilemedim ama) bir hışım sinemada aldım soluğu... Hani şu çoooookkkk konuşulan sinema filmi "Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi'' var ya, işte ona gittim...

Sen hala gitmedin mi? Gitmediysen, git. Gittiysen bi daha git. Onu da yaptıysan al evine DVD sini zibilyon defa izle...(tabisi intden izlemiyoruz, etik değil bi kere)

Öyle bi film çünkü. Film 2 saat 58 dk ve ben hiç uyumadım. Ulen ben "Yüzüklerin Efendisi"nde bile uyumuş bir hatunum. Burdan Orta Dünya'ya içtenlikle özürlerimi iletiyor ve bu filme övgü zıbıttırmaya devam ediyorum...

Öncelikle deftero, ben öyle sinemadan, filmden, yok yönetmen dediğin böyle olurdan, senaristin ağa babası bilmemkimdirden pek anlamam malumun. Ben normal, sıradan, dümdüz bir vatandaşım... Sanatın da toplum için yapılması gerektiğine inanırım. (Gerçi bazı toplumlar diğerlerinden daha toplumdur ama olsun.) O yüzden kendini elit sanıp Caka satanların aksine ben böyle doğal, içten, hissettiklerimi anlatıcam sana.

Spoinin anasını ağlatıcam ona göre.. Sonra bana vay efendim, neden didin onu heycanı kaçtı işte, diye pöykürme, dişlerini dökerim. Zaten peygamberin hayatını anlatan bi filmden nasıl bir ekşın, nasıl bir süprüz bekliyosun bilemem ama bu film öyle sonu vay anasınıyla biten bi film değil.. Bu filmin sonu insana subhanallah çektiren cinsten...

Anlaştıysak dalıyorum ben,

Öncelikle şunu söylemek istiyorum... Filmin görselliğine bayıldım. Hayır! BA-YIL-DIM!... Renklerin uyumu, yansımaların yerindeliği, geçişler, tonlar... Efsane ötesi olmuş... Meğersem benim gözler de süper kahraman filmlerindeki o karmaşadan usanmış, böyle bir sakinlik, dinginlik, huzur arıyormuş...

Müzikler desen şaheser... O kadar yerinde, o kadar kalbe dokunan, o kadar derin ki!

Sadece bu iki komponentten bile, anlayabiliriz ki bu film öyle asmalı kesmeli, savaş yapmalı, cihat etmeli, ganimetli, hurraaa, Allahu ekber nidalı bir film değil... Bu film müslümanların nasıl sanat yapabileceğini dünya aleme ilan eden bi film...

Güldürdü, ağlattı, subhanallah çektirtti, merhamet ettirtti. Merhamet demişken, merhametin anasını katletti bu film (analı bacılı konuşmamdan rahatsız olanları sahnenin dışına albiliriz.) Önce Amine'nin merhametine tanık olduk, sonra Halime'nin, sonra Abdülmuttalib'in ve sonra Hz. Muhammed'in... En çok da onunkine tanık olduk sanıyorum.... Kırbaçlanan bir köleye acıyıp su vermesi, bir zamanlar kendine sütanneliği yapmış cariyeyi köle pazarında satılacakken azat etmesi (üstelik henüz daha çocuk), devesini okşayıp sevmesi, annesine hasta yatağında elma ikram etmesi, Güneş'e kurban edilmek üzere tuksak alınmış kadın ve çocukları serbest bırakması ve diri diri gömülmek üzere olan kız çocuğunu kurtarması... Merhametin her türlüsünü gösteren dürüst, tek Tanrılı, adaletli bir çocuk... Muhammed...

Özellikle kızını gömmek isteyen babaya söyledikleri...

_Sen de kimsin?
_Bu senin kızın değil mi? Ne kadar da sana benziyor. Gözleri aynı senin gibi......Ne mutlu sana kızın olmuş.Kız rahmet demektir.

Ve babanın boynunu büken o utanç... Merhamet...

Neyse ne diyorduk,
Filmin en tatlış kısmı ilk sahnesiydi bence, orada yavru develerin koşturuşunu görüyorsunuz ve yüzünüzü bir gülümseme kaplıyor. Evet develer koşabiliyormuş, bunu ileriki sahnelerde halimenin devesi kaçarken de gördük zaten. Şahsen ben ilk defa deve yavrusu gördüm ve çok mutlu oldum. Çok sıcak, samimi hissettirdi bu sahne bana... Daha sonra müslümanlara yapılan işkencelerle devam ediyor film ve Ebu talibin dilinden geçmişe, Fil vakasına götürüyor bizi...

Oradaki fillerin güzelliği, zırhların ihtişamı, ordunun heybeti, renkler... Ve ebabil kuşlarının inanılmaz dansı... Dikkatimizi çeken bir diyalog daha burada yaşanıyor ve belki de tüm filmin özeti niteliğinde... Abdülmuttalibin fil ordusunun konutanından ganimet olarak yürüttükleri develerini istemesi üzerine şöyle söylüyor karşıdaki komutan:

_Fillerin efendisinden tek nistediğin develerin mi? Halkının ve Tanrın'ın kurtulmasını istemez misin?
_ Rabbimin benim şefaatime ihtiyacı yok ben sadece develerin sahibiyim...

Nası çakmış ama :) tabi o zamanlar thug life icat olmadı daha... Ama olsun... Takdir edilir,beğenilir, alkışlanır... Zaten filmde her fırsatta tek Tanrı vurgusu yapılıyor... Bu da beni en çok mest eden kısımı belki de. Şefaatçilere duyrulur. Bu Filmden şiddetle uzak durun.çünkü sevemeyeceksiniz.

Fil ordusunun yenilmesiyle birlikte Hz Muhammed'in doğumu gerçekleşiyor ve bir sürü muzzizeler oluyor falan felan.. İşte oralar hep hurafe... Zaten film hurefelerle dolu ama yine de güzel bir hikaye sunuyor size. Filmleri film yapanın da zaten hikaye, gerçeküstüğü, tesadüf kalabalığı, mucizeler olduğu aşikar. Yoksa senin benim sıradan hayatını anlatsa kim niye gitsin filme. Ya da peygamberimizi böyle senin benim gibi bir insan olarak gösterse kim zevk alsın o filmden. O yüzden tolere edilebilir.... Gidilir. Gidin..  Git deftero, git bak, ayar etme beni

Devamında bebeklere isim koyma törenlerini görüyoruz. Gelenekler çok güzel yansıtılmış. Özellikle bebek Muhammed'in dedesi tarafından ismi konulduktan sonra havaya kaldırılışı ve yumruklarını sıkıp kolunu bir nevi zafer işareti yapışı... Zaten el vurgusunu daha çok yerde görüyoruz. Adeta elinizi bana verin der gibi Muhammed. Gelin, doğru yola, Allahın yoluna gelin der gibi. Aslında ben yüzünü de görmek isterdim peygamberin, en azından çocukluğununki gösterebilirlerdi. Ama yok olmaz. Neden? Künah, hem de çok da ondan. Hadi yüzünü göstermiyonuz da  sesinden ne istediniz. Film boyu Hz. Muhammed'in konuşmasını sadece alt yazıdan takip edebiliyorsunuz. E bu da biraz, tuhaf ve komik oluyor cidden. Ama geçicek... Daha yeni yeni, elinin görükmesi kabullenildi zaten, zamanla sıra diğerlerine de gelecek inşallah. O zaman biz de bir insan peygamberle tanışmanın mutluluğu içinde kanatlanıciiizzz....

Sonra bi süt anne mevzusu var, oraya girmiycem fazla uzamasın diye... Ama şunu söyleyebilirim. Kasaptan kaçan devesi sayesinde Halime ile Amine tanışıyorlar... Allah'ım onlar ne güzel kadınlar öyle, ikisi de ışıl ışıl, ikisi de dokunaklı, ikisi de dupduru... Amine en güzel gülüşüyle Halimeyi sofrasına çağırıyor. Halime çekingen oturuyor. Birlikte yerlerken. Amine sırtındaki çocuğu, odaya bırakıp rahat etmesini istiyor Halime'den. Ay Şeyma da bi tontik bir tatlı maşallah. Zaten özellikle çocuk oyuncular beni benden aldı, öyle özenle öyle güzel seçilmiş ki. Neyse Halime Şeyma'yı bırakmak için yatak odasına gittiğinde beşiğindeki Muhammed'i görüyor. Yaklaştığında, Muhammed elini uzatıyor ve kalbine dokunuyor... Amine içeri girdiğinde Muhammed'i Halimenin kucağında buluyor ve ona emzirebileceiğini ifade eden bir bakış atıyor. Halime memesini Muhammed'e veriyor. Ve iki kadın ağlamaya başlıyorlar...

_Ben anne şefkatinden sütü kabul ettiği için ağlıyorum sen neden ağlıyorsun?

_Bu göğsüm kurumuştu. Dudaklarını değidirir değdirmez akmaya başladı...

Ve iki kadın sarılıyorlar. Filmde kadınların rolleri, sahneleri çok kıymetliydi... Halime ve Amine şefkatin temsilcisiyken, Ebu Leheb in karısını nefretin, kibrin ve kıskançlığın temsilcisi olarak bulabiliyordun. Ama aslında Abdullah'a benzeyen Muhammed karşısında, o da yelkenleri suya indirebiliyor, sırf onu daha fazla görebilmek adına cariyesini özgür bırakabiliyordu. Dedim ya deftero, her yerine hayran kaldım ben bu filmin... Kadınlarına da ayrı ayrı hayran kaldım işte.

Muhammed'in süt anneye verilişi, Mekke'den ayrılışı... Amine'nin boş beşiği sallarken söylediği buruk ninni... "senin sıcaklığın, geri dönüşü mümkün olmayan babanın hüznünü hafifletir oldu" dediği oğlunu yitirişi... Hep aynı lezzeti bıraktı damağımda, gözlerimden yaşlar aktı, yüreğime süzüldü, yüreğim merhamet gördü bir parça daha...

Sonrası, büyüyen ve sürekli yetim kalan Muhammed. Ah ne çok acı çekmiş, ne çok ayrılık yaşamış o...Yine de umudundan vazgeçmemiş... Muhakkak ki Tanrı'ya olan o derin ve sarsılmaz güveninden. Allah bize de Muhammed gibi inanmayı nasip etsin...

Ve amcasıyla yaptığı o meşhur Şam seferi... Rahip Bahira'nın onları misafir edişi... Orda da çok cillop bi mevzu işlenmiş... Peygamberliğini test etmek için rahibin kendine sorduğu soruya bakın Muhammed nasıl cevap veriyor:

_Tanrı'yı nerede bulursun?

_Kırık kalplerde...

Ve sonra ben mafff... ben iptal... Çünkü doğru. Kırılmayan bir kalp arayışa çıkmaz, aramayan bulamaz Tanrı'yı... Hz. Muhammed'in kalbi çok kırılmıştı... Belki de buydu ona Allah'ı bulduran... Tıpkı İbrahim gibi, tıpkı Yunus gibi, tıpkı Yusuf gibi... Ve derman oluyordu Allah yaralarımıza... Bir şekilde... Asıl önemli olan nankörlük etmemekti. Ama insanoğlu çok nankördü...

Ve film... Tüm ellerin; rengi, yaşı, cinsiyeti, soyu, kimliği farketmeksizin aynı suya daldırılışıyla bitiyordu... İslamın herkesi kucaklayışı bu sahneyle içimize içimize işliyordu...

Benim filden aklımda kalanlar, değinmek istediklerim bunlardı deftero... Bazıları yaygara koparmaya devam edecek... Keşke böyle filmler daha çok yapılsa, daha çok izlense, daha çok anlaşılsa... Ama benim umudum var o günler bir gün gelecek...

Selemetle, sağlıcakla...

MADD...

15 Kasım 2016 Salı

Her zaman bitmemiş bir şeyler vardır,
Bu yüzden üç nokta...

ÖLÜYORUM

Ölüyorum ben
Her gün biraz daha eksiliyorum hayatınızdan,
Daha ıssız,
Daha vefakar bir dünya kuruyorum kendime
Ölüyorum...

Huzurla, hasretle, tebessümle...
Her gün daha da yakarıyorum karanlığa 
Her gün daha da sarılıyorum yalnızlığa
Bir daha ağlayamayacağım için hayıflanıyorum en çok
Ölüyorum...

Ölüme de alışıyor insan,
Rol yapmaya alıştığı gibi...
Ölüme de alışıyor, 
Yaşamaya alıştığı gibi
Uyuşmaya da
Uykuya da,
Toprağa da alışyor insan,
Susuzluğa da...
...
..
.

Madd...

14 Kasım 2016 Pazartesi

UNUTMAK

Naber deftero?

Beni sorarsan, unutkanım...

Unutuyorum geçmişi, acıları, yaşanmışlıkları, kırgınlıkları...

Unutuyorum çocukluğumu...

Bir çeşit savunmadır unutmak, devam edebilmek için, yaşayabilmek için... Bir çeşit umuttur unutmak...

Dönüp bakıyorum kendime... Geçmişim yok, öfkem, kinim, nefretlerim yok... Hesap soramayışım bundan belki de... Acıtır hayat, acıtmasın diye buz koyarsın yangınına... Uyuşursun, acı dindi sanırsın... Uyuşmak güzel, unutmak güzel... Devam edebilmek güzel... 

Keşke diyorum bazen, defterime hiç bulaşmasam... Ona bile anlatmasam yaşadılarımı, hissettiklerimi, gün yüzüne çıkarmasam hiç... Sonra deftero, dayanamıyorum... Her ne kadar unutmak istesem de sana kazıyorum hatalarımı, hayatımı... Sonra keşkelerle düşüyorum yapraklarına... Pişmanlık çekiyorum... Düşman oluyorum hafızana...

Unutmak ne kolay oysa... Hatırlayamamak... hiç yaşanmamış gibi geçmiş... Kinsiz, nefretsiz, duru, yalnız... Sadece sen, ben, T...

Hoşçakal deftero, hoşçakal hafızama ihanetim... 

Kucaklandın...

MADD

CÜMLELER

Yazmak benim, 
Alın yazım...

MADD

CÜMLELER

Ağlamak istiyorum
Sebebi hiç,
Hep olduğu gibi hislerim
Hep olduğu kadar piç...

CÜMLELER

Öl desen dirilişim olurdun 
Can bulurdum sesinde...

13 Kasım 2016 Pazar

T.'ye Mektup

"Ey 'T.' geldiysen 3 defa tepsi devir."

Şaka bir yana, keşke her istediğimde, sana her ihtiyacım olduğunda yanımda olabilsen... Bir şekilde ulaşabilmenin yolunu bulabilsem keşke sana...


Bu yaptığın düpedüz bencillik. Beni varlığına alıştırıp, sonra umursamadan bırakıp gitmen, adil değil bir kere... Aracısız sesleniyorum sana bu gece, belki bir yerlerden sesimi duyarsın, belki hiç beklemediğim bir anda başucumada bitersin yine... 


Yokluğunda büyüdü... Boz ve Güz... Artık şımarıklıkları kalmadı, daha akıllı daha uslular... Ah doğru tanışmamıştın sen onlarla... O hikaye başka, o hikaye senden sonra...


Beklemek yoruyor insanı, umut etmek, endişelenmek, her an elinden kaçırıverecekmişsin gibi sıkı sıkıya sarılmak zor... İlişkiler kurmaya çabalamak zor... Ah "T" bak ben boşverdim benimkileri, bu gece sana geldim... Sen de boşver ötekileri bana gel... Dertleşelim... Ben anlatayım sen dinle, sen dans et ben seyredeyim... İkramından tattır yine bana... Ah o ne güzeldi öyle, tadı hala damağımda... 


Çok geçmedi üzerinden görüşmemizin, ama ben çoktan kahırlar büyüttüm içimde... Belki de dinlemek istemezsin bilemiyorum, yorulmuşsundur... Belki de yeni hayatlar kurarız seninle... Hayal gücümüz geniş, uçsuz... zaman sonsuz... Yeni ufuklara bakarız...


Belki de bir sigara yakarız karşılıklı, Nefes alıp vermeyi, direnmeyi, başa çıkmayı öğreniriz dertlerimizle... Belki yıldızlara bakar, umutlar büyütürüz geleceğe dair.  


Gelmeyecek misin? Bunca haykırışa rağmen duymayacak mısın sesimi... Olsun ben çayı koydum. Bir bardak da sana dolduracağım... Gelirsen yoldaşım olursun, gelmezsen arkadaşım...


Bana eyvallah,


Madd