Bu Blogda Ara

16 Kasım 2016 Çarşamba

ÇOK KONUŞULAN HZ. MUHAMMED FİLMİ

Naber deftero?

Sınavdan paçayı sıyırınca(hoş sıyırdık mı, kaptırdık mı bilemedim ama) bir hışım sinemada aldım soluğu... Hani şu çoooookkkk konuşulan sinema filmi "Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi'' var ya, işte ona gittim...

Sen hala gitmedin mi? Gitmediysen, git. Gittiysen bi daha git. Onu da yaptıysan al evine DVD sini zibilyon defa izle...(tabisi intden izlemiyoruz, etik değil bi kere)

Öyle bi film çünkü. Film 2 saat 58 dk ve ben hiç uyumadım. Ulen ben "Yüzüklerin Efendisi"nde bile uyumuş bir hatunum. Burdan Orta Dünya'ya içtenlikle özürlerimi iletiyor ve bu filme övgü zıbıttırmaya devam ediyorum...

Öncelikle deftero, ben öyle sinemadan, filmden, yok yönetmen dediğin böyle olurdan, senaristin ağa babası bilmemkimdirden pek anlamam malumun. Ben normal, sıradan, dümdüz bir vatandaşım... Sanatın da toplum için yapılması gerektiğine inanırım. (Gerçi bazı toplumlar diğerlerinden daha toplumdur ama olsun.) O yüzden kendini elit sanıp Caka satanların aksine ben böyle doğal, içten, hissettiklerimi anlatıcam sana.

Spoinin anasını ağlatıcam ona göre.. Sonra bana vay efendim, neden didin onu heycanı kaçtı işte, diye pöykürme, dişlerini dökerim. Zaten peygamberin hayatını anlatan bi filmden nasıl bir ekşın, nasıl bir süprüz bekliyosun bilemem ama bu film öyle sonu vay anasınıyla biten bi film değil.. Bu filmin sonu insana subhanallah çektiren cinsten...

Anlaştıysak dalıyorum ben,

Öncelikle şunu söylemek istiyorum... Filmin görselliğine bayıldım. Hayır! BA-YIL-DIM!... Renklerin uyumu, yansımaların yerindeliği, geçişler, tonlar... Efsane ötesi olmuş... Meğersem benim gözler de süper kahraman filmlerindeki o karmaşadan usanmış, böyle bir sakinlik, dinginlik, huzur arıyormuş...

Müzikler desen şaheser... O kadar yerinde, o kadar kalbe dokunan, o kadar derin ki!

Sadece bu iki komponentten bile, anlayabiliriz ki bu film öyle asmalı kesmeli, savaş yapmalı, cihat etmeli, ganimetli, hurraaa, Allahu ekber nidalı bir film değil... Bu film müslümanların nasıl sanat yapabileceğini dünya aleme ilan eden bi film...

Güldürdü, ağlattı, subhanallah çektirtti, merhamet ettirtti. Merhamet demişken, merhametin anasını katletti bu film (analı bacılı konuşmamdan rahatsız olanları sahnenin dışına albiliriz.) Önce Amine'nin merhametine tanık olduk, sonra Halime'nin, sonra Abdülmuttalib'in ve sonra Hz. Muhammed'in... En çok da onunkine tanık olduk sanıyorum.... Kırbaçlanan bir köleye acıyıp su vermesi, bir zamanlar kendine sütanneliği yapmış cariyeyi köle pazarında satılacakken azat etmesi (üstelik henüz daha çocuk), devesini okşayıp sevmesi, annesine hasta yatağında elma ikram etmesi, Güneş'e kurban edilmek üzere tuksak alınmış kadın ve çocukları serbest bırakması ve diri diri gömülmek üzere olan kız çocuğunu kurtarması... Merhametin her türlüsünü gösteren dürüst, tek Tanrılı, adaletli bir çocuk... Muhammed...

Özellikle kızını gömmek isteyen babaya söyledikleri...

_Sen de kimsin?
_Bu senin kızın değil mi? Ne kadar da sana benziyor. Gözleri aynı senin gibi......Ne mutlu sana kızın olmuş.Kız rahmet demektir.

Ve babanın boynunu büken o utanç... Merhamet...

Neyse ne diyorduk,
Filmin en tatlış kısmı ilk sahnesiydi bence, orada yavru develerin koşturuşunu görüyorsunuz ve yüzünüzü bir gülümseme kaplıyor. Evet develer koşabiliyormuş, bunu ileriki sahnelerde halimenin devesi kaçarken de gördük zaten. Şahsen ben ilk defa deve yavrusu gördüm ve çok mutlu oldum. Çok sıcak, samimi hissettirdi bu sahne bana... Daha sonra müslümanlara yapılan işkencelerle devam ediyor film ve Ebu talibin dilinden geçmişe, Fil vakasına götürüyor bizi...

Oradaki fillerin güzelliği, zırhların ihtişamı, ordunun heybeti, renkler... Ve ebabil kuşlarının inanılmaz dansı... Dikkatimizi çeken bir diyalog daha burada yaşanıyor ve belki de tüm filmin özeti niteliğinde... Abdülmuttalibin fil ordusunun konutanından ganimet olarak yürüttükleri develerini istemesi üzerine şöyle söylüyor karşıdaki komutan:

_Fillerin efendisinden tek nistediğin develerin mi? Halkının ve Tanrın'ın kurtulmasını istemez misin?
_ Rabbimin benim şefaatime ihtiyacı yok ben sadece develerin sahibiyim...

Nası çakmış ama :) tabi o zamanlar thug life icat olmadı daha... Ama olsun... Takdir edilir,beğenilir, alkışlanır... Zaten filmde her fırsatta tek Tanrı vurgusu yapılıyor... Bu da beni en çok mest eden kısımı belki de. Şefaatçilere duyrulur. Bu Filmden şiddetle uzak durun.çünkü sevemeyeceksiniz.

Fil ordusunun yenilmesiyle birlikte Hz Muhammed'in doğumu gerçekleşiyor ve bir sürü muzzizeler oluyor falan felan.. İşte oralar hep hurafe... Zaten film hurefelerle dolu ama yine de güzel bir hikaye sunuyor size. Filmleri film yapanın da zaten hikaye, gerçeküstüğü, tesadüf kalabalığı, mucizeler olduğu aşikar. Yoksa senin benim sıradan hayatını anlatsa kim niye gitsin filme. Ya da peygamberimizi böyle senin benim gibi bir insan olarak gösterse kim zevk alsın o filmden. O yüzden tolere edilebilir.... Gidilir. Gidin..  Git deftero, git bak, ayar etme beni

Devamında bebeklere isim koyma törenlerini görüyoruz. Gelenekler çok güzel yansıtılmış. Özellikle bebek Muhammed'in dedesi tarafından ismi konulduktan sonra havaya kaldırılışı ve yumruklarını sıkıp kolunu bir nevi zafer işareti yapışı... Zaten el vurgusunu daha çok yerde görüyoruz. Adeta elinizi bana verin der gibi Muhammed. Gelin, doğru yola, Allahın yoluna gelin der gibi. Aslında ben yüzünü de görmek isterdim peygamberin, en azından çocukluğununki gösterebilirlerdi. Ama yok olmaz. Neden? Künah, hem de çok da ondan. Hadi yüzünü göstermiyonuz da  sesinden ne istediniz. Film boyu Hz. Muhammed'in konuşmasını sadece alt yazıdan takip edebiliyorsunuz. E bu da biraz, tuhaf ve komik oluyor cidden. Ama geçicek... Daha yeni yeni, elinin görükmesi kabullenildi zaten, zamanla sıra diğerlerine de gelecek inşallah. O zaman biz de bir insan peygamberle tanışmanın mutluluğu içinde kanatlanıciiizzz....

Sonra bi süt anne mevzusu var, oraya girmiycem fazla uzamasın diye... Ama şunu söyleyebilirim. Kasaptan kaçan devesi sayesinde Halime ile Amine tanışıyorlar... Allah'ım onlar ne güzel kadınlar öyle, ikisi de ışıl ışıl, ikisi de dokunaklı, ikisi de dupduru... Amine en güzel gülüşüyle Halimeyi sofrasına çağırıyor. Halime çekingen oturuyor. Birlikte yerlerken. Amine sırtındaki çocuğu, odaya bırakıp rahat etmesini istiyor Halime'den. Ay Şeyma da bi tontik bir tatlı maşallah. Zaten özellikle çocuk oyuncular beni benden aldı, öyle özenle öyle güzel seçilmiş ki. Neyse Halime Şeyma'yı bırakmak için yatak odasına gittiğinde beşiğindeki Muhammed'i görüyor. Yaklaştığında, Muhammed elini uzatıyor ve kalbine dokunuyor... Amine içeri girdiğinde Muhammed'i Halimenin kucağında buluyor ve ona emzirebileceiğini ifade eden bir bakış atıyor. Halime memesini Muhammed'e veriyor. Ve iki kadın ağlamaya başlıyorlar...

_Ben anne şefkatinden sütü kabul ettiği için ağlıyorum sen neden ağlıyorsun?

_Bu göğsüm kurumuştu. Dudaklarını değidirir değdirmez akmaya başladı...

Ve iki kadın sarılıyorlar. Filmde kadınların rolleri, sahneleri çok kıymetliydi... Halime ve Amine şefkatin temsilcisiyken, Ebu Leheb in karısını nefretin, kibrin ve kıskançlığın temsilcisi olarak bulabiliyordun. Ama aslında Abdullah'a benzeyen Muhammed karşısında, o da yelkenleri suya indirebiliyor, sırf onu daha fazla görebilmek adına cariyesini özgür bırakabiliyordu. Dedim ya deftero, her yerine hayran kaldım ben bu filmin... Kadınlarına da ayrı ayrı hayran kaldım işte.

Muhammed'in süt anneye verilişi, Mekke'den ayrılışı... Amine'nin boş beşiği sallarken söylediği buruk ninni... "senin sıcaklığın, geri dönüşü mümkün olmayan babanın hüznünü hafifletir oldu" dediği oğlunu yitirişi... Hep aynı lezzeti bıraktı damağımda, gözlerimden yaşlar aktı, yüreğime süzüldü, yüreğim merhamet gördü bir parça daha...

Sonrası, büyüyen ve sürekli yetim kalan Muhammed. Ah ne çok acı çekmiş, ne çok ayrılık yaşamış o...Yine de umudundan vazgeçmemiş... Muhakkak ki Tanrı'ya olan o derin ve sarsılmaz güveninden. Allah bize de Muhammed gibi inanmayı nasip etsin...

Ve amcasıyla yaptığı o meşhur Şam seferi... Rahip Bahira'nın onları misafir edişi... Orda da çok cillop bi mevzu işlenmiş... Peygamberliğini test etmek için rahibin kendine sorduğu soruya bakın Muhammed nasıl cevap veriyor:

_Tanrı'yı nerede bulursun?

_Kırık kalplerde...

Ve sonra ben mafff... ben iptal... Çünkü doğru. Kırılmayan bir kalp arayışa çıkmaz, aramayan bulamaz Tanrı'yı... Hz. Muhammed'in kalbi çok kırılmıştı... Belki de buydu ona Allah'ı bulduran... Tıpkı İbrahim gibi, tıpkı Yunus gibi, tıpkı Yusuf gibi... Ve derman oluyordu Allah yaralarımıza... Bir şekilde... Asıl önemli olan nankörlük etmemekti. Ama insanoğlu çok nankördü...

Ve film... Tüm ellerin; rengi, yaşı, cinsiyeti, soyu, kimliği farketmeksizin aynı suya daldırılışıyla bitiyordu... İslamın herkesi kucaklayışı bu sahneyle içimize içimize işliyordu...

Benim filden aklımda kalanlar, değinmek istediklerim bunlardı deftero... Bazıları yaygara koparmaya devam edecek... Keşke böyle filmler daha çok yapılsa, daha çok izlense, daha çok anlaşılsa... Ama benim umudum var o günler bir gün gelecek...

Selemetle, sağlıcakla...

MADD...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder