Bu Blogda Ara

29 Ekim 2017 Pazar

SEN KİMSİN?






_Nerdesin?
_Bir odada..
_Bana odayı tarif edebilir misin?
_Bembeyaz duvarları var. Aslında her yer bembeyaz... Biraz küçük bir yer... Küf kokuyor... Yerler bayaz karolarla kaplı... Soğuk... Çok soğuk... Ürkütücü denilebilir... Bir hayali andırıyor...
_Odada yalnız mısın?
_Hayır... Bir adam var... İyi giyimli... Bakımlı... Zengin görünüyor... Yüzünde sinsi bir gülüş, gözlerinde nefret var... Dik başlı, kibirli, öfkeli... Her zaman öfkeli... Ve çok güçlü... Elinde bir kemer var... Tokasız kısmı eline dolamış... Tokalı kısmı sebest... Adam fazla kendinden emin ve fazla öfkeli... Bu beni korkutuyor...
_Sence ne yapacak o kemerle?
_Bilemiyorum... Sanırım kadını dövecek...
_Oda da ikinizden başka birlileri mi var?
_Evet, bir kadın ve bir de küçük kız çocuğu...
_Bana onları tarif edebilir misin? Nasıl görünüyorlar?
_Kadın zayıf... Yerde... Saçları darmadağın... Gözlerinde yaşlar var... Ağlıyor... Sanırım kadın hep ağlıyor... Vücudunda morluklar var, vücudunda yara izleri var... Acı çekiyor ve fazla güçsüz... Başını elleri arasına almış. Dizleri üzerine gömülmüş... Ayakları soğuk... Üstü başı kir içinde... Fazla çaresiz ve bu beni öfkelendiriyor...
_Neden öfkelendiriyor?
_Bu kadar zayıf olmak zorunda değil çünkü, o adama boyun eğmek zorunda değil... Ayağa kalkıp mücadele etmeli...
_Sence bunu yapabilir mi?
_Bilmiyorum... Sanırım yapamaz...
_Neden?
_Çünkü korkuyor... 
_Adamdan mı?
_Hayır, çocuktan... Çocuğun onu bırakıp gitmesinden korkuyor. Onu kaybetmekten korkuyor... Çocuğu çok seviyor, yaşamak için ona tutunuyor...
_Peki çocuk? Bana biraz ondan bahset...
_ 3,4 yaşlarında bir kız çocuğu... Elinde kahverengi tek gözlü bir oyuncak ayı var. Beyaz bir elbise giymiş, etekleri dantelli, Gülümsüyor... Ama buruk bir gülümseme bu...
_Sence çocuk ne hissediyor?
_Tüm bu olup bitene anlam vermeye çaşıyor... 
_Yani?
_Biraz korkuyor sanırım...
_Neden korkuyor sence?
_Kaybetmekten... Adamı kaybetmekten... Ona hayran, çekip gitmesini istemiyor... Onu seviyor da aynı zamanda... Onunla iyi vakit geçiriyor... Adam da çocuğu seviyor... Onun neşe kaynağı... Arada sırada onu kucaklıyor...
_Peki çocuk kadına karşı ne hissediyor?
_Onun üzülmesini istemiyor, ağlamasını da istemiyor... Ona acıyor sanırım... 
_Peki kadın çocuğa karşı ne hissediyor?
_Umut... Onda geleceği görüyor... Vaddedilen geleceği...
_Vaddedilen gelecek ne Mine? Bu konuda bir fikrin var mı?
_Bilmiyorum... Sanırım kadın da bilmiyor... Ama yine de umuyor... Anlamsız bir şekilde...
_Devam et Mine... Neler oluyor o odada?
_Adam yavaş yavaş kadına yaklaşıyor... Ayak seslerini duyuyorum... Tak..Tak...Tak... Elindeki kemerin tokası yere sürtünüyor... szszszsszsz... Oda da çıt yok... Kadın sustu... Birazdan başına gelecekleri biliyor gibi... Gözlerini yumuyor ve dişlerini sıkıyor... Çocuk arkasına dönüyor... Olacaklara tanık olmak istemiyor... Elleriyle kulaklarını tıkıyor... Adamın ayak sesleri yavaşlıyor... Tak.... Tak... Tak... Duruyor adam... Kadını kollarından tutup ayağa kaldırıyor... Kadın bir şey söyleyecek gibi... Eline ağzına götürüp, susturuyor kadını... Şşşşşşşş... Kadın arkasını dönüyor... Şaaaaaakkk... Çığlık atıyor kadın... Şaaaaaaaaakkk... Bu sefer daha güçlü... Şaaaaakkkk... Her itirazda daha fazla şaklıyor kemer... Çocuk ağlıyor... Kadın bağırıyor... Kemer şaklıyor... Çocuk ağlıyor... Kadın bağırıyor... Adam gülüyor.... Kemer, kemer.... 

Çığlık atarak açtı gözlerini Mine... Nefes nefeseydi... Doktor emin adımlarla yanına geldi... 
_Şşşşşşş... Tamam geçti, sakin ol... Güvendesin... Bak burası muayene odası... Burada sana zarar verebilecek kimse yok... Şimdi sakin olmaya çalış... Derin derin nefes al... İşte böyle... Aferim sana... Bir.... İki... Üç... Nefes al, ver... Evet Mine güvendesin... Tamam mı? Burda her şey yolunda... Gel bakalım... Otur şöyle... Aferim sana... Bir bardak su iç, iyi gelecektir...

Yavaşça yerleşti koltuğa mine... Doktorun uzattığı suyu aldı titreyen elleriyle... Bir kaç yudum içip yandaki sehpaya bıraktı... Bu esnada masanın diğer tarafındaki yerini almıştı doktor...

_Şimdi daha iyi misin?
Kafasını salladı Mine..
_Devam edelim mi yoksa seyansı burda bitirmek mi istersin?
Derin bir nefes aldı Mine
_Devam edelim...
_Peki... Şimdi senden tekrar gözlerini kapatmanı istiyorum... Yeniden başlıyoruz... Evet Mine... Şimdi nerdesin?
_Odadayım...
_Aynı odada mı?
_Hayır...
_Tarif et öyleyse...
_Fazla karanlık... Hiçbir şey göremiyorum...
_Gözlerine ihtiyacın yok Mine... Bana odayı tarif et...
_Duman var... Odada duman var. Kokusunu alabiliyorum...
_Başka? 
_Yerler ıslak ve yapışkan...
_Neden peki?
_Sanırım kan... Duman ve kan ve pislik... Kokusunu alabiliyorum..
_Kokusunu aldığın kan kime ait?
_İnsanlara...
_Hangi insanlara..
_İnsanlara işte... Bütün insanlara...
_O insanları tanıyor musun?
_Bir kısmını tanıyorum...
_Nerede olduklarını biliyor musun?
_Evet...
_Neredeler peki...
_Öldüler...
_Odadaki kan ölü insanlara mı ait yani?
_Bence evet...
_Sence onları kim öldürdü Mine?
_Adam...
_Hangi adam?
_Beyaz odadaki...
_Kim o adam?
_Bilmiyorum... Kötü biri... Zarar veriyor, insanlara... Kadına da zarar veriyor...
_Ne gibi zararlar?
_Şiddet, taciz, kavga, ölüm, Kötü olan her şey...
_ Sence dünyadaki tüm kötülüklerin sorumlusu bu adam mı?
_Hayır... Başka adamlar da var...
_Peki onlar nerdeler?
_Bilmiyorum...
_Peki... Odadan devam edelim... Odada yalnız mısın?
_Hayır...
_Kim var odada?
_Hiç kimse...
_Ama az önce odada yalnız olmadığını söylemiştin...
_Çünkü ben odada değilim...
_Nerdesin Mine
_Dışardayım... Odanın dışında...
_Peki oda nerede?
_İçimde... Benim içimde... Pencereden bakıyorum...
_Yanında başka birileri var mı?
_Evet...
_Kim onlar?
_Kadın ve çocuk...
_Beyaz odadaki kadın ve çocuk mu?
_Evet
_Neden oradalar?
_Seyrediyorlar...
_Neyi?
_Siyah odayı...
_Az önce orada hiçbir şeyin görünmediğini söylemiştin yanılmıyorsam
_Gözlere ihtiyacımız yok ki
_Siyah odada neye bakıyorsunuz?
_Boşluğa... Hiçliğe...
_Nasıl bir şey bu boşluk, tarif edebilir misin?
_Yorucu...
_Siyah odanın içinde olduğunu söylemiştin değil mi Mine
_Evet... Kaburgalarının arasında...
_Kaburgalarının arasında bir boşluk var öyleyse, ve bu boşluk seni fazlaca yoruyor...

Onaylarcasına başını salladı Mine, gözleri doldu, burnunu çekti...

_Kadın ve çocuk ne yapıyor o boşlukla...
_Mücadele etmeye çalışıyorlar..
_Sence başarabiliyorlar mı?
_Hayır..
_Neden?
_Çünkü tutuklular...
_Ne demek bu...
_Adam özgür olmalarına izin vermiyor... Onları hapsetmiş... 
_Nereye?
_Beyaz odaya...
_Ama adam da beyaz odada... Öyleyse kendini de mi hapsetmiş...
_Sanırım evet...
_Sence neden böyle bir şey yapmış?
_Çünkü onlara ihtiyacı var... Onları bırakmak istemiyor... Giderlerse mutlu olamayacak...
_Ama adam da gidemiyor hiç bir yere... Yani o da özgür değil... Onun gardiyanı kim Mine?
_Kendisi...
_Bir insan niye kendisini hapseder... 
_Benim için...
_Ne demek senin için?
_Benden vazgeçemiyor...
_Sen kimsin Mine?
_Bilmiyorum...
_Sen kimsin Mine?
_Bilmiyorum...
_Sen kimsin dedim
_...

Doktor sesini yükseltti... Otoritenin kim olduğunu belirtircesine vurgulayarak söyledi...
_Mine... Gözlerini aç ve bana söyle? Sen kimsin?

Mine yavaşça gözlerini açtı... Başını kaldırdı... Doktora baktı... Omuzlarının dik duruşuna... Gözlerindeki kararlılığa... Ellerini masanın üzerine koyuşundaki nezakete... Burnunun üzerindeki çerçeveli gözlüğe ve çatılmış kaşlarına baktı... Gözlerini kıstı... Sinsi bir gülüş kondurdu dudaklarına... Koltuğunda doğruldu, bacak bacak üstüne attı...
_Peki sen kimsin doktor?

Doktor sarsıldı, geri çekildi, elleri titremeye, ağzı kurmaya başladı, yutkundu...

Minenin gülümsemesi kahkahaya dönüştü... Yavaşça ayağa kalktı ve eteğini düzeltti... Öne gelen saçlarını kulağının arkasına attı. Boynuna dokundu ve emin adımlarla yürüyüp doktorun masasına yaslandı... Eğilip gözlerine odaklandı... Doktorun göz bebeklerinde kendisi vardı şimdi... Korkmuş ve sarsılmış göz bebeklerinde... Nefesleri birbirine değiyordu... Gözleri birbirine bakıyordu... Mine alaycı bir şekilde tekrarladı soruyu... Peki sen kimsin doktor? 

Doktor dona kalmıştı... Az öncek siyah odada kaybolmuşru sanki... Yorucu bir boşluk gibi hissediyordu kendini... Susabiliyordu, kendisine manalı manalı bakan bu kadına karşı susabiliyordu sadece...

Mine doğruldu ve odanın köşesine doğru ilerlemeye başladı... Aynanın karşısında kendisine baktı... Saçlarını havalandırdı... Dişlerinin arasını kontrol etti ve cebindeki ruju sürdü dudaklarına... Sonra aynayı elleri arasına sıkıştırdı ve kendisini öptü dudaklarından... Kendisine gülümsedi ve aynayla birlikte doktora doğru ilerledi...

Doktor hala şaşkındı... Kendisine doğru çevrilen aynaya baktı... Topuz yapılmış saçlarına... Çerçeveli gözlüğüne... Buğulu gözlerine ve kurumuş dudaklarına baktı... Ve kendi kendisine sordu... Kimim ben? Başını kaldırıp Mineye baktı yalvarırcasına... Cevap bekliyordu... Mine gülümseyerek cevap verdi...

_Aynaya bak...

Doktor aynaya baktı...

_Ne görüyorsun?

Doktor gözlerini yumdu... Ağlamak istiyordu, öfkeliydi ve yorgundu...

Mine tekrar sordu:
_Cevap ver doktor... Aynada ne görüyorsun?
_Bir kadın
_Başka?
_Bir adam
_Başka?
_Ve bir de çocuk
_Napıyorlar
_Ellerini uzatmışlar
_Neden?
_Seçim yapmamı istiyorlar
_Neyi seçmeni istiyorlar senden?
_Kimliğimi, benliğimi, kendimi...
_Seç öyleyse... Sen hangisisin?
_Hiçbiri
_Söyle doktor, sen hangisisin?
_Hiçbiri
_Aynaya bak ve yüksek sesle söyle... Sen hangisisin?
_Hepsi
_İşte böyle doktor...

Doktor ağlamaya başladı... Kadın elinden tuttu, çocuk sarıldı ve adam alkışladı... Mine iç çekti...

_Doktor, kaldır başını... Aynaya bak... Aynada kimi görüyorsun?
_Seni
_Ben kimim doktor?
_Sen, bensin...
_Peki sen kimsin doktor?
_Bir yönetmen...
_Kadın, adam ve çocuk kim?
_Oyuncular...
_Nasıl yani?
_Ruhumdaki oyuncular... Yönetmeye çalıştığım oyuncular... 
_Onları yönetmeyi başarabiliyor musun peki?
_Bazen evet, bazen hayır...
_Peki öyleyse sen kimsin doktor?
_Ben hiçbiriyim, ama aynı zamanda hepsiyim... Hepsi benden bir parça... Hepsini yönetmeye çalışıyorum ve hepsini oynuyorum... Ben kadınım, adamım ve çocuğum... Ben Mineyim...

Gülümsedi Mine... Gözlüklerini çıkardı, topuzunu çözdü, saçlarını savurdu... Cepindeki ruju çıkardı, dudaklarını boyadı... "aferim sana" dedi... Ağlamaya başladı Mine... Gözyaşlarını okşadı... Bir öpücük kondurdu dudağına... Aynaya baktı ve gülümsemeye çalıştı... "geçicek" dedi... Sen güçlü bir kadınsın... Geçicek...

Tam o sırada kapı çaldı... Mine elindeki aynayı yere bırakarak seslendi
_Girin
_Doktor Hanım vaktiniz varsa biraz konuşabilir miyiz?
_Tabii ki Mehmet Bey, şöyle buyrun, ne içersiniz?
_Sade bir kahve iyi olur, teşekkürler...
Gülümseyerek telefona uzandı Mine, telefonunun yansımasında onları gördü... Tüm benliklerine selam verdi içinden, hepsini bir bir kabullendi... Hepsini seviyordu... Hiçbirinden vazgeçemiyordu... Her şey yoluna girecekti nasılsa... Telefonu açtı... Akisler kayboldu... Sekreteri arayıp iki kahve söyledi... Gülümseyerek Mehmet Bey'e döndü...
_Eveeeeett, sorun nedir?
_Valla sorun pek çok doktor hanım... Bilmem hangisinden başlasam...

Kadın, adam ve çocuk gülmeye başladılar... Mine sus işareti yaptı. Şşşşşş.... Doktor Hanım sakince konuştu...
_Buyrun Mehmet Bey sizi dinliyorum.... İstediğiniz sorundan başlayabilirsiniz...


BEGÜM...

1 Ekim 2017 Pazar

BAVUL

Hayallerimi de hayal kırıklıklarımı da aynı bavula tıkıştırıp yola çıkıyorum bu gece... Akıbetim belirsiz... Nefretlerin ve sevgilerin kesiştiği o noktada aynı kişiye duyulan o anlamsız kargaşa dolu hissiyatları sonsuza dek yok etmek derdindeyim... Fakat hayallerim hala fazla kırılgan... Mümkün kelimesine hasret, keşke kelimesine ise hiddet doluyum şu sıra... Geçmişimi söküp atmak istiyorum zihnimden... Kalbime saplanan bu sancıdan ve ufak tefek azularımdan, yalnızlığımdan,  hırçınlıklarımdan ve tek tük ağaran saçlarımdan usandım...

Üç aşağı beş yukarı aynı günleri yaşayıp durduğum şu dünya düzeninden de beni ben olduğum için sevmeyen insanlardan da fazlasıyla uzağım... Pekala beklentilerden ve adına ahlak denen şu çıkar ilişkisi zımbırtıdan da kaçabilirim artık...

İçim üşüyor, ruhum kapana kısılmış, kalbimi söküp atmak,  nefesimi düzene sokmak, sıcak bir çorba içip ısınmak iyi olabirdi şu anda... Ama artık bunları yapamayacak kadar ölüyüm... Artık ben olamayacak kadar sahteyim ve dönüp duran şu dünyayı sırtlanamayacak kadar güçten düştüm...

Teslimiyetim hatıra denen o boşluğa,  teslimiyetim anlamlandıramadığım şu neşeye ve aniden gelen şu aptal ızdıraba,  ve teslimiyetim çocukluğumu parça parça eden insanlara...

Deniz fazlasıyla serin... Yağmur naif ve ben hafifim... Ardımda ise bir bavul... Size bırakıyorum... Gözlerime binen bu yüke, bunca çağrılışıma, sözümü dinlemeyen şu aptal çekincelere dayanamaz oldum artık...

Tükenmek denen o sahipsiz hissiyata açtım kapılarımı... Yüzsüzce zihnime kuruluşunu ve beni yiyip bitirişini seyrettim derinliklerimden... Vazgeçtim... Bedenimden... Kalbimden... Beni ben yapan meziyetlerimden... Vazgeçtim kendimden... Vazgeçtim nefesimden....

Begüm

11 Eylül 2017 Pazartesi

NABER DEFTERO?




Naber deftero?

Kaç zaman olmuş fingirdememişiz seninle. Öylece oturup boş lak lak yapmamışız! Bu gün çokça vıcıyasım mevcut ve hali hazırda yakınımdaki tek arkadaşım sensin...

Regl dönemindeki hatun misali gelgitler yaşayan depresyonum selektrasızlığa dayanamadı. Yok abi iki ay rahat takıldık sonra ver elini kriz masası... Bi de ben ağlayınca da pek çikinim deftero... Zaten, tombalak olduğum için beni övmek isteyen insanların sığınmak zorunda olduğu üzre sadece yüzüm güzel, e onu da salyaya sümüğe ve gözaltı torbalarına bulayınca afedersin ama göt gibi oluyom... Bi de baş ağrısı, gözlerde şişme, ve diğer fiziki problemler var tabi.. Yani ağlamak çok bok bişiy... Ama ne nalet ki çocukluğumdan beri ota boka ağlayan bir yapım var. E doğrusu bu da beni biraz sinir ediyor. 

Küçükkene o kadar çok ağlardım ki bir gün ayağım kapıya çarptığı için ve tırnağım parmağımdan ayrılmıştı ve ağladığımda annem babam merak edip gelmemişti. Yalancı çoban hikayesi vardır ya hani deftero? İşte ben ordaki koyunum! Hiç bir suçu olmadığı halde güme giden koyun...

Acaba diyorum bu zıbındırak depresyon çocukluğumdan beri mi var ki bende? kronikleşmiş mi ki acaba? Zaten doktor dediydi, depresyon kronik bi hastalık onu tedavi edemeyebiliriz kontrol altında tutmamız lazım diye de ben klasik hasta tepkisi olan inkar moduna aldıydım kendimi... Zaten de daha gitmedim doktora. İyiyim ben ya, etrafımdaki herkes aksini iddia etse de gayette normalim...

Sadece arada bir top misali serbest düşme yaşıyor ruhum. Sonra dibi vuruyor ve momentumun bana verdiği yetkiye dayanarak tekrar yükseliyorum o kadar. Ha arada sürtünme kuvveti dolayısıylan bir enerji kaybı oluyor muhakkak ama malum biz onu fizikte ihmal ediyoruz!

Ne diyordum? Hah! Şu ara, keyfim yerinde çok şükür. Cemiyet cemiyet gezip ulvi arkadaşlık ve akrabalık görevimi gerçekleştirmekle meşgulüm. 2 arkadaşım evlendi 1 i nişanlandı. Ailemin üzerimdeki evlen baskısının artmasının yanı sıra düğün dernek telaşıyla olan kavgam da yükselişe geçti. Evlenemezsin gazlarının ardından, siz bana evlenemezsin diyemezsiniz ben kendim evlenmiyorum bir kerem tarzı tatminsiz cevaplarla etrafımdakileri yatıştırmaya çalışırken, bir yandan da kafamda geleceğe dair planlar dönüyor. Ne iş yapcam, nasıl bir çalışma hayatım olacak, nerede yaşayacam, fizik ve sosyoloji eğitimi alabilecek miyim? ve en önemlisi zayıflayabilecek miyim)? sorularıyla cebelleşiyorum. Bir yandan da diyorum ki fazla plan yapmaya gelmez. Bu aralar bir arkadaşım üzdü bizi oradan biliyorum...

rejim işleri fena değil. Kendimi ter kokulu spor salonlarında kas yapmaya çalışan bıcırık delikanlılar gibi yumurta ve tavuğa adadım. Karbonhidratla küsüz bu ara. Dolaptaki nutellayı ne zaman görsem küfretip kapağı suratına çarpıyorum! Atmaya da kıyamıyorum ha, bir kriz anında mazallah lazım olur, bir köşede dursun! Son kudurduğumda reçele abanmış, evde çikolata bırakmayan kardeşlerime sağlam sövmüştüm... Çikolatasız ev mi olur arkadaş? Acil bir ihtiyaç olsa?

Şu sıra seçmeli stajda olduğumdan ve aile hekimiliğini seçtiğimden kendimi dersanede offline çakmaya adadım. Bi de anlıyom namızsızım ama sonra unutuyom hemen. Keşke bu kadar unutkan olmasaydım. Neyse ki talasemi taşıyıcısıyım da unutkanlığımı üzerine atabileceğim bir suç ortağım mevcut. Hocalar tutturmuş çok tekrar diye, asistanlar çalışmıyoz diye ağzımıza sıçıyo, anam babam şubatı beklememem için masrafınız çok edebiyatı yapıyo, arkadaşlarım yardırmış gidiyo ben hala offline derdindeyim işte :D Amaaannn be deftero doktor olcaz diye insanlığımızı mı kaybedelim? Okumadan, gezmeden, tozmadan, arkadaşlık kurmadan yaşanır mı be! Yaşanır elbet de, o ben değilim!

Son zamanlarda çok okuyamıyordum çizgi roman, dün bursa dönüşü bir tane suicide squad gömdüm, efsoydu... Özlemişim be! Öyle olunca da bu gün FMA serisine devam edeyim dedim. Bakalım takılıyoz işte evde yığın kitap çizgi roman mevcut zaten! Onlara abanıyom bu ara, ders de çalışıyom canım, yani çalışcam, yani inşallah. Bu arada 24 yaşındaydım ben deme :D

Emaaaaannn hayatım boyunca yaşımdan büyük davranmaya çabaladım zaten! İsmimin de bana verdiği yetkiye dayanarak hep olgun bir hatun oldum. Hani bazı oğlanlar vardır daha kankileri uzamadan birden boy atarlar ve sınıfın en uzunu dolayısıyla en havalısı olurlar, bütün kızlar peşinden koşar da bir iki seneye bütün arkadaşları uzayıp 1.90 olunca bizim bıcırık yer elması gibi kalır ya. Hah işte ben o oğlan çocuğuyum. Birden olgunlaştım ve orada kaldım. Şimdi de etrafımdaki herkes büyüyüp koca koca adamlar olurken ben böyle 16 lık ergen gibi takılıyorum ortalıkta. Emaaaannn napıverem yani istemeyen yanaşmasın bana zorla değil ya yahu!

Neyse deftero sağlam fingidedik bu gün :D Arada yapalım bunu. Ama öyle babamın annemin yaptığı yemeği beyenip bundan her hafta yapsana demesiyle annemin o yemeği yapması arasında geçen süre kadar samimiyetsiz olmasın bu muhabbet :D Biz cidden ama cidden kardeşlerimin deyimiyle ara sıra böyle "boş" yapalım :D 

Ay çok pis öpüldün :D Yanağındaki ruj lekesini silmeyi unutma!


10 Eylül 2017 Pazar

KIVRIK SAYFALAR (Elon Musk-Geleceği İnşa Eden Adam)




"Herkesin sıkı bir disiplin altında İngilizce,  Matematik,  Fen dersi alması ve seri üretim hattındaymış gibi beşinci aşamadan altıncıya,  oradan yedinciye geçiş yapması beklenemez.  İnsanlar seri üretim bandındaki nesneler değillerdir. Bu saçma bir görüştür. İnsanlar farklı şeylerle ilgilenir ve farklı şeyler öğrenirler, öğrenme hızları da birbirinden farklıdır.  Müfredattan bağımsız olmak isteyebilirsiniz.  İnsanların ilgi duydukları alanlarda hızla bilgi edinmelerine imkan sağlayın."

Elon Musk
SXSW Konferansı, 9 Mart 2013


"Üç beklentiniz olmalı: Sabahları işe gitmeyi iple çekmelisiniz. Kayda değer bir maaşınız olmalı.  Dünyaya olumlu bir etkide bulunmak istemelisiniz. Bu üç beklenti karşılanırsa,  çocuklarınıza anlatacak bir şeyleriniz olur."

Elon Musk
Pennsylvania Gazette, 4 Kasım 2008


"İlk adımınız,  olanaklı bir şeyi inşa etmek olmalı,  olasılık kendiliğinden oluşacaktır."

Elon Musk
Esquire,  14 Kasım 2012


"Hayat uzun vadeli kin tutamayacağınız kadar kısadır."

Elon Musk
Inç., 1 Aralık 2007

KIVRIK SAYFALAR( Ahmet Telli-Hüzün İsyan Olur)


HAYATIN UÇURUMLARIDIR YALNIZLIKLAR

Gül yaprağı gibi düşer kimi kez
dal uykularının yüzüne gün ışığı
Kuş cıvıltıları sarar bütün dünyayı
ve bir sevinç dolar yüreğina apansız
Uzanıp bütün pencereleri açmak
merhaba demek ister güneşe
           -merhaba yaşamak
           -merhaba dünya
           -merhaba ey sevda

Ne ki ömürsüzdür gül sevinci
parçalanmış bir gökyüzüdür yaşamak
Donup kalır dudaklarında bir hüzün
ve çiy tanelerine döner türküler
Türküler hüzne dönmüşse eğer
Geriye ne kalmıştır zaten
            paramparçadır yaşamak
            paramparçadır dünya
            paramparçadır sevdalar

Ahmet Telli

KIVRIK SAYFALAR (Ahmet Telli-Hüzün İsyan Olur)

BOĞUNTUNUN YILAN ISIRIKLARI

Yalnız sevgiler kandilinde
titrek alevi hüznün
çarpıyor sapsarı toprağına yüzünün
ve akıyor mumyalaşmış bir korku
pencerelerden

Saatlerin kadranlarına asılmış
binlerce ton izmarit kokusu 
sessiz dualar mı
ilençler mi büyütüyor
ağırdan yürüyen zamanı

Düşerek şamdanların
paslanmış yüreğinden
kapaklanıyor kuştüyü yastıklara
sarsılıyor hıçkırıklarla ve öpüyor
aldanışlarının oyalı mendilini

Nasıl da deliyor isterik kahkahalar
kukaklarının karanlık kuyusunu
doluyor romanlarından fırlayan
kötü kahramanlarla her yanı
haykıramıyor

karıncalanan kasıklarında
yürüyen bir engerek
kanlı dişleriyle gülüyor, ısırıyor
saplanıyor iki kaşının ortasına
yalnızlıklar, aldanışlar

Ahmet Telli

KIVRIK SAYFALAR (Ahmet Telli-Hüzün İsyan Olur)





Dirhem dirhem tartılmaz ki dostluk 
yaşanmaz ki vermesini bilmeden 
damla damla biriken bir şeyler
boş bir tapınakta birden
çalar gibi olur çanlar

Ahmet Telli 
(Sessizliğin çanları şiirinden) 

Kıvrık sayfalar-GURBET (Ahmet Telli)

Bir bulut gibi sarıp sarmalayıp
ııkça örterken üstümüzü gece
biriktirir yeraltı suları gibi
acının ince sızıntısını içimize
Ve dudaklarımızda sıla türküleri
savurur nice sevdaların yangınını
canevimize

Efkar duman dumandır artık
Bozkırın bir çığlığıdır bozlak
ince, derin ve sessiz bir sancıdır
Bıçak gibi saplanır kimi kez
kimi kez kor gibi düşer bir yanımıza 
Kavurur yalnızlığı ve hasreti
ciğer pare pare olur
Yüreğimizi alıp götürür de 
serer çakır dikenlerine
Kanar artık sessiz sessiz 
kanar ince ince sol yanımız
ölümden ağır basar ayrılık

Sevdasını haykıramayan
üzünç yüklü bir çobandır bozlak

Acının, sessizliğin
ve kıtlıkların diyalektiğidir bozkır tarihi
Belki yaşanır orta anadolu'da
belki hep
ve hala
yağmur dualarına çıkılır
Ama gülmez buralarda toprak
bire yirmi verdiği görülmez
Hasretin kavruk çocuğudur o
bu yüzden hep çatkaktır yüzü
ve on besine gelmeden gurbetçidir

Ve artık sevda
uzayıp giden tren yollarındadır. 

Sonra bir hoyrat harelenir
yanağımızdaki şark çıbanında
kurumuş bir gül gibi kalır izi
Hakkında ferman çıkarılan
bir sevdanın mührüdür bu
Sevdalar ki süphan'da esen bir rüzgar
sevdalar ki vadilerin bağrını yarıp giden 
taşkın nehirlerdir
Ne Osmanlı'nın tuğrasını taşır
ne de Süleyman mührünü
Zulümlere kıtlıklara uğramış 
mahpuslara zindanlara sürülmüş
tütün gibi kıyım kıyım
kıyılmış da yüreği
bel bağlamamış hayına
direnmiş bin yıldır
direnmiş töresinde sevda
tanıktır buna dağlar 

Dağlar dile gelmişse masallarda
boşuna değildir ol sevdalar

Ve dağlar 
eşkiya dağlar
kaçak sevgililer gibi
yaşlanır da birbirinin omzuna 
bir şivanın feryadını iletir
Telgraf telleriyle efkarımıza

Töresini devlet basmış
bir aşirettir hoyrat















Biz ki günde sekiz saat on saat 
Gürül gürülken fabrikalarda atölyelerde
batırırken öfkenin hançerini
öksürüklü ciğerlerine kentin
akşam olmaya görsün
bir bulut gibi sarıp sarmalayıp
ılıkça örtünce üstümüzü gece 
birden suskunlaşıyoruz sıla türküleriyle
kendini dinleyen acemi aşık gibi
bir mahsunluk çöküyor üstümüze 
Ve emziriyor sevdayı sessizlik

Sessizlik ki öfkenin bileytaşı
Şiirin emzirilme saatidir

Yalayıp geçse de bir yalım
bozlak ve hoyratlarla yüreğimizi
ciğerimizi pare pare etse de hicran
bezginliğin ahlarına
bırakmıyoruz kendimizi
Bir grev arifesinde 
ya da direniş günlerindeymişiz gibi
omuz omuza geliyoruz barikatlarda
çiviliyoruz gurbetin kahrını
sevgilinizin fotoğrafıyla yan yana

Bağrına ateş düşmüş bir bozkır
sevdayı emziren bir hicrandır gurbet

Ahmet Telli 

21 Ağustos 2017 Pazartesi

RUHSUZ BEDENLER (Süheyla ÜNAL-Psikeart Dergisi)




Zaman ve mekanın aşıldığı siber çağda yaşıyoruz. Daha önce yaşayan insanlardan çok daha fazla seçeneğe, olanağa, bir o kadar da güçlüğe sahibiz. Kararlarımızda bize nirengi noktası olacak referanslarımızı, yaşam yolunda yönümüzü belirleyecek navigasyon cihazlarımızı kaybettik. Modernlik sonrası dünyası, büyük bir pazar haline getirdiği yeryüzünde kadim tüm anlamların içini boşaltıp, alınıp satılan materyallere dönüştürdü. Ortaya çıkan anlamsızlığın ya da anlam kaymalarının sonunda insanoğlu sahip olduğu en güvenilir (!) şeye, bedenine odaklanmak zorunda kaldı.

Genç, güzel, güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmak tüm anlamların önüne geçti. Bedenin mükemmelliği (görünümü, gençliği, sağlığı, gücü vs) günümüz kültürünün temel noktası oldu. İnsanlar davranışlarını, bedenleri aracılığıyla varoluşlarını hissetmek ve hissettirmek üzere biçimlendirmeye başardılar. Tüm insanlığı 21. yüzyıl toksik kültürü ''görünüm''ü ''içeriğin'', 'bedenin mükemmelleşmesi''ni, ''ruhsal gelişimin'' önüne geçirerek varoluşu bedene hapsedip,  bedeni nesneleştirdi. Bedenin temel ihtiyaçlarını ''haz''la koşullandırarak, endüstriye dönüştürdü. En temel ihtiyaç olan yemeyi hem hazla hem de beden görünümüyle ilişkilendirerek, bir taraftan yiyecek endüstrisini, diğer taraftan zayıflama, güzel ve sağlıklı görünme endüstrisini geliştirdi. Beden fetişizmini besleyerek, insanın kendi ruhuyla ve diğer insanlarla iletişiminde bağlantı kopukluğuna neden oldu.

Bu bağlantı kopukluğunun oluşturduğu sorunlara çözümü de, kendi hanesine kar sağlayacak yeni piyasalar geliştirerek buldu. Manevi ihtiyaçlar olan ilgi, sevgi, sürpriz gibi öğeleri de serbest piyasa nesnelerine dönüştürdü.

Geldiğimiz yer güzel görünüyor ama kendimizi kötü hissediyoruz. Hazza ulaşmış. doygun gibiyiz ama mutsuzuz. Eğleniyor gibiyiz ama canımız sıkılıyor. Duygularımızı yoğun bir şekilde yaşayıp düzenleyemiyoruz. Kendimizle de, diğerleriyle de sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz. Umutsuz ve kaygılıyız. Tüketim piyasası insanoğlunun varoluşuna temel olan tüm kaynakları tüketiyor. Oysa böylesi tüketerek var olunamaz. Nitekim dünya ''enerji kaynakları''için savaşıyor. Çok yakında su için savaşlar başlayacak. Sağlıklı gıda bulmak artık mümkün değil. Dünyada 805 milyon aç insan var. Afrika'da dört kişiden birisi kronik açlık çekiyor. İnsanoğlu var oluşunu anlamlandıran değerler olmadan yaşayamaz. Sevgi yerine nefretin, birlik ve dayanışma yerine nefret ve ötekileştirmenin geçirildiği bir dünya da oyunun diğer bir parçası. Silah piyasası dünyanın bir numaralı sermayesini oluşturuyor. Bu kıskaçtan kurtulmamız için oyunun farkında olmamız, ''insan'' olmanın gerektirdiği sevgi, şefkat, merhamet, özgeci gibi ruhsal özelliklerimizi hayata geçirmemizin zamanı geldi gibi görünüyor.

Süheyla ÜNAL
Psikeart Dergisi'nden alıntıdır...

KIVRIK SAYFALAR (Ceylan AKGÜN-Psikeart Dergisi)






''Platondan beri insanlar bir hakikate ulaşmaya zorlanmış, dünyayı terk etmeleri istenmiş; dinler, felsefe, bilim hep bir hayal ülkesinin vaadini sunmuştur. O hayale ulaşmanın yolu bedeni ihtirasları ve hazları terk etmek, dünyadan vazgeçmek olarak vaaz edilmiştir. Fakat bu tasarı hiçbir zamana başarıya ulaşamayacaktır. Çünkü, insan ne ruh ve beden diye ikiye ayrılır ne de düşünce duygulardan azadedir. Arendt'in dediği gibi içinde yaşadığımız dünyaya, bize sunulmuş olana minnet duymak, değerli ve ebedi olanı bu dünyada eylemde bulunarak bulmaya çalışmak insana lazım olandır. Bu bizi yeryüzüne yabancılaştıran modern ülküye karşı anlamlı bir tavır olacaktır.''

Ceylan AKGÜN
Psikeart Dergisi'nden alıntıdır. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

SUSUYORUM...


Size söyleyecek çok şeyim var
İtirazlarım, nefretlerim, kavgalarım var ilmek ilmek işlediğim
Ama ben susuyorum, susmayı seçiyorum... 
Asil bir hanımefendi olduğumdan değil, 
Konuşmayı bilmediğimden kimi zaman, 
Kimi zaman çokça korktuğumdan
Susmanın iyi bir şey olduğunun öğretilmesinden belki de yıllarca
Kibarlığın sessizlikle eş değer sanılmasından
Yahut sadece kadın oluşumdan kim bilir? 
Susuyorum, öyle ki hapşırıken bile sessizce yapıyorum bunu, 
Gönlümce kahkaha atamıyorum örneğin... 
Sevgilimle bağıra çağıra şarkı söyleyemiyorum sokaklarda... 
Kavga edemiyorum patronumla... 
Susuyorum... 
Ağlarken bile sessizce ağlıyorum
Asaletimden değil, 
Bana kadınlığı öyle öğrettiklerinden... 

13 Ağustos 2017 Pazar

GİTME KÜÇÜK



Ah küçüğüm 'ne çok sustun sen' dedi güzel kadın... Kirpiklerinden öptü çocuğu... ensesinden kokladı... Sonu yaşamanın çaresizliğiyle sarıldı, sarıldı, sarıldı... Aralarında en ufak boşluk kalmayana kadar... İç içe geçip yeniden var olana kadar... İsteseler de ayrılamayana kadar... Sustu çocuk, gözlerinden damlalar süzülürken... Kadın uzaklaştı, ellerini tuttu, gözlerine baktı... Son kez ama son kez bu dünyadaki en değerli eserinin,  en mucizevi varlığının, ruhunun bütününün ve bedeninin bir kısmının ait olduğu yere gidişini seyretti... Çok güzeldi... Ancak bir melek kadar güzeldi... Yaratılmışların en güzeli dese, Tanrının gücüne gider miydi acaba? Gitsindi... Ama o gitmesindi...Çocuk, bunca zaman sonra kavuştuğu çocuk, hani o hep susan, hep başı önde olan, ve gözleri hep bir parça ıslak duran çocuk... Onun çocuğu, meleği, bebeği, gitmesindi... İçinden yakardı Tanrıya bildiği bütün dillerde... Ağrıyan boğazına, sıkışan göğsüne inat tuttu göz kapaklarını... Ağlamayacaktı... Meleği uçmaya bunca yakınken, hala ıslak kirpiklerinin hatrıına, yeşil gözlerine baka baka ve üzerine sinen kokusunu okşaya okşaya veda edecekti evladına...

Yavaşça ayağa kalktı... Zebanilere teslim etti bebeğini, hiç mi hiç istemeyerek... İçindeki o kötü hisse, o vahşete, o karmaşaya rağmen, yaratılan umutlarvbhatırına küçücük bir meleği, eli kanlı bir adama teslim etti... 

11 Ağustos 2017 Cuma

KENDİMDEN GEÇERKEN

Bu gün ben dediğim hiç bir şeyin aslında ben olmadığını, bana ait sandığım tavırlarımın, düşüncelerimin ve dahi yaşantımın çevrem tarafından ilmek ilmek dokunduğunu anladım... Yeni bir insanla tanışmanın seni baştan yaratan o heyecanını tattım bu gün... Sukunetin kıskanacağı sohbetler ettim hiç bilmediğim bir zihinle... Doldum, taştım, yeniden var oldum... Bu ben miyim şimdi? Bu bensem eğer, hani şu birkaç saat önce ben dediğim mahluk, nerede şimdi?

Ben dediğimin ben olmadığını anladım bu gün... Her gelenin hayatıma ve kendiliğime bir parça eklediği bir puzzle olduğumu farkettim giderayak... Fazlaca yaşlıyım bu dünyadan hayat dersi çıkarmak için... Öyle ki şimdilerde ders verecek olgunluğa ve beceriye ulaşmam gerekliydi... Ama acemilik ve cehalet, ve tembellik, ama en çok tembellik fazlaca işlemiş içime... Daha sonralardan kurtulmak, amalardan, keşkelerden, nerdeeelerden, ruhumdan, kararmış umutsuzluğumdan ve bomboş hayallerimden kurtulmak ne de kolaymış aslında... Ama ben hep yanlış sulara atmışım kendimi serinlemek için ve sonra da yok yere boğulurken bulunmuşum...

Ve kendimi ona buna kanıtlamaya çalışırken, kendimin aslında hiç kendim olmadığını farkedememişim bile... Son birkaç günde çok güzel insanlar kattım hayatıma... Ya da şöyle diyeyim son bir kaç günde çok güzel hayatlar kattı insanlar bana... Nefes alabildiğimi, yaşayabildiğimi, sulandığımda tekrar yecerebileceğimi hisseder oldum... Ve çocukluğumdan beri oynadığım evcilik oyunlarının zihnimde toplum tarafından filizlendirildiğini kavradım...

Hayatımın son bir kaç günümde iki kadın tanıdım... İki güçlü kadın, iki ayakları yere basan, iki hikayeler biriktirmiş ve iki mücadeleci kadın... Onlarda kendimi gördüm... Eksilttiğim yanlarımı törpülediğim hırslarımı ve birikmiş hayallerimi gördüm... Ve kendiliğimin kırıklarını onarmaya başladım usuldan....

Mücadele zor iş biliyorum... Yaparım diyemem, ama yapacağım... Söz veriyorum, önce kendime, sonra 30 larıma, sonra 45lerime ve gelecekteki çocuklarıma; doğurduğum veyahut büyüttüğüm....


5 Ağustos 2017 Cumartesi

Mecnun'u "mecnun" yapan Leyla'sı mıydı?
Yoksa Leyla'sızlığı mı?

25. KARE (KABUKTAKİ HAYALET)



Bizi tanımlarmış gibi anılara tutunuruz
Ama bizi tanımlayan yaptıklarımızdır.

KABUKTAKİ HAYALET

4 Ağustos 2017 Cuma

KIVRIK SAYFALAR

ORMANA YÜZERKEN

Açlık üzerine... 

Komşusu açken tok yatmayanlardan geliyorum.  Benim geldiğim yerde insanlar birbirlerine önce "Nasılsın?" sonra "Aç mısın?" diye sorarlardı. Cevap ne olursa olsun gidip yiyecek bir şeyler hazırlarlardı. Sonra ne oldu bilmiyorum.  Kavgalar mı edildi, savaşlar mı çıktı,  insanlık mı öldü hatırlayamıyorum. Ne halden anlar,  ne hatır sorar olduk.  Perde arkalarından bakar,  kapıları tekrar tekrar kilitler olduk. Açın halinden anlamak için söylene söylene oruç tutar,  ardından onlarca kişiyi doyuracak ziyaretler yapar olduk. Gittim baktım, para her zaman kazanılıyor. Gördüm tattım, karın her şeyle doyuyor. Yaşadım yaşadım da,  bir türlü anlayamadım.  Her geçen gün bize böyle ne oluyor? 

EZGİ AYVALI

3 Ağustos 2017 Perşembe

KIVRIK SAYFALAR (ADRESİ DEĞİŞMİŞ İLK ŞİİR-NAZLI BAŞARAN)

'Sevgilim sana İsa'dan ve Musa'dan
bahsetmek istiyorum.
Ay'ın, Dünya'nın etrafında kaç kere döndüğünden,
Sivrisineğin tam kırk yedi dişi oluşundan
ve
Gök kubbenin altında konuşulan her dilden.
Saçının önüne düşüşünü nasıl sevdiğimden
bahsetmek istiyorum sana.
Sabahları evde çıplak ayak yürümeyi,
Sen uyanmadan masada çayı hazır etmeyi
ve
Tüm bunları yapmayı, en içten.
Sana kışın da bir mevsim oluşundan
bahsetmek istiyorum.
İzmir'e de bu sene kar yağdığından,
Sokaktaki aç çocukların birbirini nasıl bıçakladığından
ve 
En bitmez denilen yolların yürünerek azaldığından.'

NAZLI BAŞARAN


Tut elimi,
Tut ki varoluşumuz manasını bulsun.
Bu dağlar, bu ovalar, bak bu tek valize sığan telaşlar...
Bunlar sevdanın olası can yakan kıvrımları,

NAZLI BAŞARAN

KIVRIK SAYFALAR (Ece Temelkuran-Gürültüde gülmek)

GÜRÜLTÜDE GÜLMEK

Ne çok güldük! Gül gül öldük! Gerçekten gülmüyorduk. ama gerçekten ölüyorduk. ''Güler misin ağlar mısın?'' diyorduk, sanki ikisi yapışık kardeşlermiş gibi. Bir de başka güzel komik lafımız vardı bizim: ''Ölür müsün, öldürür müsün?''. Bak onu da niyeyse gülerek söylüyorduk. Yeni değil yani, gülmekle ölmek bizim dilimizde kardeşti. Çok güldüğümüz için değil muhakkak. Belli ki gülünecek kadar çok ölüyorduk.

Şimdi genç çocuklara bir kez daha ''Güle Güle!''. Güle güle Yemen Türküsüne gidiyorlar. Adı Yemen değil, ama bazıları için ''Giden dönmüyor.'' denecek belki. Kim gülüyor? Ne derdi teyzeler eskiden? ''Ben gülüyor muyum!''. Sen de gülme demekti bu, komik olan bir şey yok, topla kendini. Ama gevşek ağızlar gülüyor., işkembeden müteşekkil bünyeler gül gül ölüyor. 

Sen bu gürültüde gülebiliyor musun? Gülmek, yenilmek demekti. ''Kahkahaya milletçe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde...'' diye başlayan bir milli mutabakat belgesini takip edercesine, öyle bir gayret ve kararlılıkla, ''tek kahkaha, tek espri, tek delilik'' altında birleşerek kahramanca sırıtıyorduk. Her deli üstünü başını yırtmaz derler, biz de işte sırıtıyorduk. Ne yapalım yani? ''Gülmeyelim de ölelim mi!'' diyorduk.

Epey oldu değil mi biz sırıtmaya başlayalı? Herkesin en berbat olayla ilgili en iyi espriyi yapma yarışmasında birer Dümbüllü'ye dönüşmesi epeydir var. ''Şakanın Erbabı'' nişanını Birleşmiş Milletler binasında birimizden birimize verecekler herhalde sonunda Zira çoluk çombalak bir kahkaha makinesine dönüştük. Yerli yersiz düğmesine basılan bir kahkaha makinesi.

Siz hiç kahkaha makinesi gördünüz mü?

Çocukken benim bir kahkaha makinem vardı. Avrupa şehirlerinden birinden denizci bir abi getirmişti. Ben denizci abiye aşık olurum hemen tabii ki, çünkü adı üstünde, denziciydi. Düğmesine basıyorsun bu makinenin, içinde kızlı erkekli gülüyorlar. Müthiş bir şey. Çünkü kahkaha bulaşıcı, ağlamaktan daha fena. Eninde sonunda seni de güldürüyor makine, derdi günü bu. Çok geçmedi bu kahkaha atan neşeli insanlarla tanışmak istedim., elbette. 1980'lerdi, kimse gülmüyordu, evimizde kahkaha hiç atılan bir şey değildi. O zamanlar gül gül ölen insanlar değildik; ya gülünüyordu ya ölünüyordu. Henüz ikisi birbirine bitişmemiş. karışmamıştı. Ben de işte nadide bulunan neşeli insanlar neye benziyordu merak etmiştim demek. 

Makine açılınca içinden insan çıkmadı. Tıpkı radyonun içinden de insan çıkmadığı gibi. Televizyonun içinde kablolardan küçülerek giren sonra ekrana varınca büyüyen insanlar olmadığı gibi kahkaha makinesinin içinde de insan yokmuş. Kablolar ve piller vardı.

Şimdi biz kahkaha makinesi gibi miyiz? Kahkahalar geliyor düğmesine basında. Ama içimizden bir çocuk merak edip açsa şaşıracak, diyecek ki ''Allah Allah, içinde hiç insan kalmamış.'' Şöyle düşünecek belki: ''Gül gül öldüler demek.'' Çocukluk aklı işte, ne bilecek!

Şimdi sen de gürültüde gülüyorsun. Gül tabii, gülmeyip ne yapacaksın! Artık pek ayırt da etmiyorsun, öyle mi? Birbirine durmadan gülünecek şeyler gösteren, telefon ekranlarında durmadan gülünecek şeyler arayan insanlarız biz. Büyük bir kahkaha makinesi; kablolar ve piller, şarj aletleri ve ''uygulamalar''.

Bir gürültü var, kanlı irinli bir şey. Arsızlıktan ibaret dev bir kist, öyle pis. Tüy yumağı var memleketin boğazında sanki. Dev bir öğürme gürültüsü bu.

Teyzeler haklıydı:
''Ben gülüyor muyum!''

Ben gülüyor muyum? Gülmüyorum. Bu gürültüde gülünmüyor. Bazı çocuklar güle oynaya Yemen Türküsü'ne gidiyor, neyine güleyim. Ağlayanların gürültüsünü bastırmak için mi? Kahkahanla gölge etme sen de, ağlayanın sesi duyulsun. Topla kendini. Çünkü gülmekle ölmek kardeş değildir, alışma sen de.

''Şehitler ölmez, babalar ölür.''

demişti günün birinde bir askerin oğlu.

ECE TEMELKURAN

(Kafka Okur Dergisi'nden alıntıdır.)

9 Temmuz 2017 Pazar

SİZ HİÇ ÖLDÜNÜZ MÜ?



siz hiç öldünüz mü bayım?
ölmek bazı şeylere iyi gelir,
kibriniz gibi mesela
yahut sapkın nefretleriniz
savaşçı zihniniz
ve kanlı elleriniz

siz hiç öldünüz mü bayım,
yahut öldürdünüz mü nefsinizi?
isyankar ruhunuza üfleyebildiniz mi duru bir nefes
nefesinize şükrettiniz mi?

bir kelebeği seyrettiniz mi kozasından çıkarken hayran hayran
yaşamaya çabalarken ölmeyi istediniz mi hiç?
hayatın boktanlığını görebildiniz mi hırsa bulaşmış göz kapaklarınızın ardından?

siz  hiç öldünüz mü bayım?
ben çok kereler öldüm geleceği düşlerken
çok kereler çiçekler büyüttüm toprağımda
ve çokça defa soldum kirlenmiş dünyanızda

siz hiç öldünüz mü bayım?
ölmek bazı şeylere iyi gelir,
hafifler dünyası temiz yüzlü insanların
ölmek bazen... mutluluk getirir.

Begüm...

30 Haziran 2017 Cuma

PARA

Büyüdükçe derdi imanı para oluyor insanın
Mutluluğu onda arıyor

Anlamak çok zor değil aslında
Başka ne kadlı ki elimizde
Önce hayallerimiz gitti çocukluğumuzla birlikte
Sonra kanı kaynayan ideallerimizi söndürdü yıllar
Orta yaşa merdiven dayarken
Büyük bir ev,  lüks bir araba, kolejde okuyan çocuk sahibi olmak boyadı gözümüzü

Daha çok parayla daha güzel şeyler alabilir
Mutlu olabilir olduk
Parayla saadet olmaz derlerdi biz küçükken
Şimdilerde esamesi okunmuyor pek o sözün

Paranın değeri arttığından değil tabi tüm bunlar
İnsanın değerinin, yerin dibine battığından!
Adam olmak zor be üstad
Acemiliğimize geliyor...

21 Haziran 2017 Çarşamba

TURUNCU OLMAK

Sarı ile kırmızı arasındaki turuncuyu oynuyorduk ürkekçe...
Ne sarılar gibi medeni ve efendi olabiliyor
Ne kırmızılar gibi vahşi ve köle kalabiliyorduk
Zalimin mazlumu,  mazlumun zalimi olmayı düstur edinmiştik kendimize
Riyakarca üzülüyor,  ahmakça gülüyorduk
Yerden yere vuruyorduk da nesfimizi bir türlü adam edemiyorduk!

Begüm...

KARANLIK

Sen hiç karanlığı kokladın mı çocuk?
Yeşildir karanlık,
Deniz kokar...
Derindir gözleri ve kolları fazlaca sert
Teni çıplaktır,  ayıp değildir göstermek...
Sen hiç dokundun mu karanlığa çocuk?
Soğuktur, yakar...
Saatleri peşinden koşturur
Gündüze iş atar
Sen hiç güldün mü karanlığa?
Gülme,  ayıptır orucunu bozmak karanlığın
Sefil bir kayıptır horlayan dudakların
Telefon ettin mi?
Edemezsin...
Sen dedin diye gelmez o
Sise sarılır bazen, bazen yıldızlara biner
Durmaz da zaten yerinde
Elbet bir saat geri döner...
Sen hiç karanlığı yedin mi çocuk?
Tadı leylağa benzer...
Sakin ve tetikte
Yorulmaz bir acemilikle
Belki üç beş kurban
Belki yüzlerce yoldaş bekler...

Begüm...

19 Haziran 2017 Pazartesi

YORULDUM

Yoruldum defter...
Zampara dertlerimden, ayıp zevklerimden ve gizli saklı günahlarımdan çokça yoruldum...
Tek suçumun diğerlerine benzememek olduğu bu yaşam stilinden,
Acınası ve kınanası bakışların tutsağı olmaktan,
Nefretle verdiğim kararlardan ve bir köle gibi boyun büküşümden her defasında...
Yoruldum...

Görmeyince,  duymayınca kolay olur sanmıştım defter,
Yanılmışım...
Bazı şeyler hiç geçmezmiş
Bazı şeyler müsade istermiş sadece bir süreliğine...
Hovarda bir zihin uzun soluklu yaşamazmış hayatta onu anladım...
Gülüşümdeki sahteliği,  ertelediğim dertlerimi, kapımı çalan edepsizlikleri ve küçüklüğümü tanıdım...

Saatleri sevmem bilirsin,
Ama defter,  bir saat tik tak etse şurada itiraza mecalim yok...
Üç beş günlük lakırdıdan başka kelime kalmadı dudağımda
Tekrar tekrar yıkadığım bulaşıklarım, dağınık masam ve kahrolasıca dertlerim var sadece...
Haykırarak uyandığım sabahlar,  bitmek bilmeyen geceler ve beli kırık sigaram var.

Yoruldum defter
Tüm bu gelecek hayallerinden...
Sanki geleceğim olabilecekmiş gibi
Sanki adam olabilecekmişim gibi...
Sanki de hakkımmış gibi...
Birilerinin haykırışlarından
Kendi susuşlarımdan
Çevremdeki bu kalabalık ve yüreğimdeki bu yalnızlıktan...
Çokça yoruldum...

Begüm...


16 Haziran 2017 Cuma

ADAM

Y kromozomuna sahip olmakla adam olunmuyor beyfendiciğim,  daha kırk fırın ekmek yemeniz gerekecek...

NORMAL

Normal,
Size sıradablık vaadeden bir sözcük olabilir...
Ama bana olağanlık vaadediyor...

YAZIK

Benim için üç günlük bir oyundan daha fazlasıydınız Bayım, 
Benim için mümkün bi gelecek vaadiydiniz
Yazık ki kirli düşünceleriniz derinlerde kalamayacak kadar acemi
Esaretten uzak ve edebi koynunda hayatımı buna borçluyum... 


9 Nisan 2017 Pazar

BAHRİ

Otobüs durağına selam çakıyorum uzaktan
Boş küllüğe söndürüyorum dertlerimi
Sağım karanlık,  solum bitkinlik
Önüm arkam kahır...
Gözlerim dolu dolu
Bir nidaya kesiliyor kulaklarım
Uzaklardan türkü çığırıyor yanık sesli adam
Elimde bavul,
Kabarmış gözaltı torbalarım
Sıhhatim bombok
Nefesim kesik
Takaatim yok

Saate bakıyorum
Durmuş...
Küfür savuyorum bahtıma
Yola koyuluyorum
Elimde cigara,
Dudağımda narkoz
Ciğerlerimde tümör
Midem bulanık,  beynim uyuşuk
Kaderimden çıkarıyorum hıncımı
Tanrı'ya sövüyorum

Anamın kuytu karnını hatırlıyorum gider ayak
Feride'nin zümrüt gözlerini
Dokuzuncu caddedeki evimizi
Papağınımız sabri'yi
Yeni yetişen leylaklarımızı
Anıları ayıklıklıyorum zihnimden
Siktir ediyorum
Vedalarımı kibrime gömüyorum adamlık sanarak
Korkumdan değil ulan! İnsanlığımdan
Acığımdan size
Bir pazar gecesi, yalın ayak
Sessizce,
Fakat başım dik
Elimde cigaram
Aklımda kadınım
Müsadenizle ben ufaktan
Ölüyorum...

Begüm

7 Nisan 2017 Cuma

KELEBEK

Sen hiç bir kelebeği öptün mü çocuk?
Öpemezsin...
Çünkü kırılır kelebek, can verir dudaklarında
Bazı şeyleri sevmek zordur böyle
Mesela bir gülü tutamazsın avucunda,
Denize sarılamazsın
Güneşi koklayamazsın
Elinden tutamazsın bir kuşun
Bir ağacı yatıramazsın yatağına

Bazı şeyler uzaktan sevilir çocuk
Masal olur. dolanır dilden dile
Aşk denir adına,  meşke boyun eğmez
Kul, köle edinmez kendine
Uzaklar yakın olur bazı sevgilerde
Eyvallah
Ama bazı sevgililer sevdikçe,  sevdikçe
Uzak olur yüreğine

Bir çınar mesela,  kim bilir kaç kişiye sevdalanmıştır ömrü boyunca
Ya da bir lale kaç adamı kul etmiştir kendine
Kaç şiir okunmuş,  kaç şarkı söylenmiştir sevda adına...
Uzaktan uzağa kaç ah çekmiştir, gönüller

Sen hiç bir kelebeği öptün mü çocuk?
Öpme,  kırılır kelebek...
Sen hep uzaktan sev kelebeği
Tanrı'ya şükrederek...

Begüm

5 Nisan 2017 Çarşamba

USTA

Yorulduk be usta,
Her gün mış gibi yapmaklardan
Adam olamamaktan yorulduk

Tevazu denen bir illete tutulduk riyakarca
Ve şatafatımızı serdik düşlerimize
Ekmek değil, su hiç değil
Hazdı bizi doyuran
Yanıldık usta...

Her şeyi ve dahi sıhhati de
Parayla satın alabileceğimizi zannettik.
Paha biçtik sanat eserlerine
Kirli yüzlü bir çocuğun geleceğini
Üç beş kuruşa feda ettik
Ayıp ettik be usta
Halt ettik

Zamanla yarıştırdık teknolojimizi
Sarf ettik, israf ettik
Konforumuzdan değil ama
İnsanlığımızdan vazgeçtik

Aman be usta benimki de laf işte
Üç beş övgüye,
Birkaç tebriğe
Hiç de sahici olmayacak şekilde
Karalanmış hadsiz ,içi boş, birkaç cümle...

Begüm

3 Nisan 2017 Pazartesi

KIRMIZI ÇİZGİ

Bir metro istasyonunda
Kuytu bir karanlıkta
Sessizliği soluyor sapiensler
Ben de onlardan biri
Tek ayarı
Biraz uçarı kaçarı

Seyirlikteyim
Bekliyorum
Gözlüyorum
Ve adım atıyorum kuralsızlığa

Bir anons işittim az önce
Ne dediğini bilmeyen bir adam homurdandı
Sarı kurt uludu
Yeşilli kadın eteğini çekiştirdi
Üniformalı görevli dik dik süzdü beni

Çizgiye basmışım
Kahretsin
Bunu nasıl yaparmışım?
Kaldırdım ayağımı çizgiden
Eğildim,  katladım...
Boynuma astım
Artık ben nereye o oraya
Kuralsızlığı size bıraktım.

Biraz sonra bir teyze
Ton ton dediklerinden
Elinde bir altın
Kırmızı çizgime asıldı.
Ve sonra diğerleri
Ve diğerleri
Tanımadığım bir adam gülümseyerek kravatını düzeltmemi istedi
Eteklerimden çekiştirdi bir velet

Ehhhh,  yeter...
Çıkardım attım,  kırmızı çizgileri
Pabucuma bağcık yaptım
Aklım nereye,  pabucum oraya vesselam
Yolun açık olsun kırmızı olan

İlk adımda tepe Taklak bir dünya
Bir ölümlü gibi
Bir ölümlünün sakarlığında
Bir ölünün beyazlığında

Bağcıkları topladım
Çamaşır ipi yaptım
Üstüne dertler astım
Üstüne kahır astım
Tek tek yıkamıştım ayıp düşlerimi
Koklaya koklaya onları astım

Dayanamazmış meğer
Bunca ağırlığa kırmızı çizgilerr

Ehhhh yeter
Yok olsun hepsi
Kırmızı mı?
O da ne?
Kimin nesi?
Kimlerdendi?

Yoksa demek artık
Kırmızı
Immmm neydi adı?
Hah,  kırmızı çizgiler yoksa artık
Oh be özgürüm kızım
Özgürüm,  dibine kadar hem de
Ölene kadar vesselam
Özgürüm işte...

Begüm...