Bu Blogda Ara

21 Ağustos 2017 Pazartesi

RUHSUZ BEDENLER (Süheyla ÜNAL-Psikeart Dergisi)




Zaman ve mekanın aşıldığı siber çağda yaşıyoruz. Daha önce yaşayan insanlardan çok daha fazla seçeneğe, olanağa, bir o kadar da güçlüğe sahibiz. Kararlarımızda bize nirengi noktası olacak referanslarımızı, yaşam yolunda yönümüzü belirleyecek navigasyon cihazlarımızı kaybettik. Modernlik sonrası dünyası, büyük bir pazar haline getirdiği yeryüzünde kadim tüm anlamların içini boşaltıp, alınıp satılan materyallere dönüştürdü. Ortaya çıkan anlamsızlığın ya da anlam kaymalarının sonunda insanoğlu sahip olduğu en güvenilir (!) şeye, bedenine odaklanmak zorunda kaldı.

Genç, güzel, güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmak tüm anlamların önüne geçti. Bedenin mükemmelliği (görünümü, gençliği, sağlığı, gücü vs) günümüz kültürünün temel noktası oldu. İnsanlar davranışlarını, bedenleri aracılığıyla varoluşlarını hissetmek ve hissettirmek üzere biçimlendirmeye başardılar. Tüm insanlığı 21. yüzyıl toksik kültürü ''görünüm''ü ''içeriğin'', 'bedenin mükemmelleşmesi''ni, ''ruhsal gelişimin'' önüne geçirerek varoluşu bedene hapsedip,  bedeni nesneleştirdi. Bedenin temel ihtiyaçlarını ''haz''la koşullandırarak, endüstriye dönüştürdü. En temel ihtiyaç olan yemeyi hem hazla hem de beden görünümüyle ilişkilendirerek, bir taraftan yiyecek endüstrisini, diğer taraftan zayıflama, güzel ve sağlıklı görünme endüstrisini geliştirdi. Beden fetişizmini besleyerek, insanın kendi ruhuyla ve diğer insanlarla iletişiminde bağlantı kopukluğuna neden oldu.

Bu bağlantı kopukluğunun oluşturduğu sorunlara çözümü de, kendi hanesine kar sağlayacak yeni piyasalar geliştirerek buldu. Manevi ihtiyaçlar olan ilgi, sevgi, sürpriz gibi öğeleri de serbest piyasa nesnelerine dönüştürdü.

Geldiğimiz yer güzel görünüyor ama kendimizi kötü hissediyoruz. Hazza ulaşmış. doygun gibiyiz ama mutsuzuz. Eğleniyor gibiyiz ama canımız sıkılıyor. Duygularımızı yoğun bir şekilde yaşayıp düzenleyemiyoruz. Kendimizle de, diğerleriyle de sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz. Umutsuz ve kaygılıyız. Tüketim piyasası insanoğlunun varoluşuna temel olan tüm kaynakları tüketiyor. Oysa böylesi tüketerek var olunamaz. Nitekim dünya ''enerji kaynakları''için savaşıyor. Çok yakında su için savaşlar başlayacak. Sağlıklı gıda bulmak artık mümkün değil. Dünyada 805 milyon aç insan var. Afrika'da dört kişiden birisi kronik açlık çekiyor. İnsanoğlu var oluşunu anlamlandıran değerler olmadan yaşayamaz. Sevgi yerine nefretin, birlik ve dayanışma yerine nefret ve ötekileştirmenin geçirildiği bir dünya da oyunun diğer bir parçası. Silah piyasası dünyanın bir numaralı sermayesini oluşturuyor. Bu kıskaçtan kurtulmamız için oyunun farkında olmamız, ''insan'' olmanın gerektirdiği sevgi, şefkat, merhamet, özgeci gibi ruhsal özelliklerimizi hayata geçirmemizin zamanı geldi gibi görünüyor.

Süheyla ÜNAL
Psikeart Dergisi'nden alıntıdır...

KIVRIK SAYFALAR (Ceylan AKGÜN-Psikeart Dergisi)






''Platondan beri insanlar bir hakikate ulaşmaya zorlanmış, dünyayı terk etmeleri istenmiş; dinler, felsefe, bilim hep bir hayal ülkesinin vaadini sunmuştur. O hayale ulaşmanın yolu bedeni ihtirasları ve hazları terk etmek, dünyadan vazgeçmek olarak vaaz edilmiştir. Fakat bu tasarı hiçbir zamana başarıya ulaşamayacaktır. Çünkü, insan ne ruh ve beden diye ikiye ayrılır ne de düşünce duygulardan azadedir. Arendt'in dediği gibi içinde yaşadığımız dünyaya, bize sunulmuş olana minnet duymak, değerli ve ebedi olanı bu dünyada eylemde bulunarak bulmaya çalışmak insana lazım olandır. Bu bizi yeryüzüne yabancılaştıran modern ülküye karşı anlamlı bir tavır olacaktır.''

Ceylan AKGÜN
Psikeart Dergisi'nden alıntıdır. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

SUSUYORUM...


Size söyleyecek çok şeyim var
İtirazlarım, nefretlerim, kavgalarım var ilmek ilmek işlediğim
Ama ben susuyorum, susmayı seçiyorum... 
Asil bir hanımefendi olduğumdan değil, 
Konuşmayı bilmediğimden kimi zaman, 
Kimi zaman çokça korktuğumdan
Susmanın iyi bir şey olduğunun öğretilmesinden belki de yıllarca
Kibarlığın sessizlikle eş değer sanılmasından
Yahut sadece kadın oluşumdan kim bilir? 
Susuyorum, öyle ki hapşırıken bile sessizce yapıyorum bunu, 
Gönlümce kahkaha atamıyorum örneğin... 
Sevgilimle bağıra çağıra şarkı söyleyemiyorum sokaklarda... 
Kavga edemiyorum patronumla... 
Susuyorum... 
Ağlarken bile sessizce ağlıyorum
Asaletimden değil, 
Bana kadınlığı öyle öğrettiklerinden... 

13 Ağustos 2017 Pazar

GİTME KÜÇÜK



Ah küçüğüm 'ne çok sustun sen' dedi güzel kadın... Kirpiklerinden öptü çocuğu... ensesinden kokladı... Sonu yaşamanın çaresizliğiyle sarıldı, sarıldı, sarıldı... Aralarında en ufak boşluk kalmayana kadar... İç içe geçip yeniden var olana kadar... İsteseler de ayrılamayana kadar... Sustu çocuk, gözlerinden damlalar süzülürken... Kadın uzaklaştı, ellerini tuttu, gözlerine baktı... Son kez ama son kez bu dünyadaki en değerli eserinin,  en mucizevi varlığının, ruhunun bütününün ve bedeninin bir kısmının ait olduğu yere gidişini seyretti... Çok güzeldi... Ancak bir melek kadar güzeldi... Yaratılmışların en güzeli dese, Tanrının gücüne gider miydi acaba? Gitsindi... Ama o gitmesindi...Çocuk, bunca zaman sonra kavuştuğu çocuk, hani o hep susan, hep başı önde olan, ve gözleri hep bir parça ıslak duran çocuk... Onun çocuğu, meleği, bebeği, gitmesindi... İçinden yakardı Tanrıya bildiği bütün dillerde... Ağrıyan boğazına, sıkışan göğsüne inat tuttu göz kapaklarını... Ağlamayacaktı... Meleği uçmaya bunca yakınken, hala ıslak kirpiklerinin hatrıına, yeşil gözlerine baka baka ve üzerine sinen kokusunu okşaya okşaya veda edecekti evladına...

Yavaşça ayağa kalktı... Zebanilere teslim etti bebeğini, hiç mi hiç istemeyerek... İçindeki o kötü hisse, o vahşete, o karmaşaya rağmen, yaratılan umutlarvbhatırına küçücük bir meleği, eli kanlı bir adama teslim etti... 

11 Ağustos 2017 Cuma

KENDİMDEN GEÇERKEN

Bu gün ben dediğim hiç bir şeyin aslında ben olmadığını, bana ait sandığım tavırlarımın, düşüncelerimin ve dahi yaşantımın çevrem tarafından ilmek ilmek dokunduğunu anladım... Yeni bir insanla tanışmanın seni baştan yaratan o heyecanını tattım bu gün... Sukunetin kıskanacağı sohbetler ettim hiç bilmediğim bir zihinle... Doldum, taştım, yeniden var oldum... Bu ben miyim şimdi? Bu bensem eğer, hani şu birkaç saat önce ben dediğim mahluk, nerede şimdi?

Ben dediğimin ben olmadığını anladım bu gün... Her gelenin hayatıma ve kendiliğime bir parça eklediği bir puzzle olduğumu farkettim giderayak... Fazlaca yaşlıyım bu dünyadan hayat dersi çıkarmak için... Öyle ki şimdilerde ders verecek olgunluğa ve beceriye ulaşmam gerekliydi... Ama acemilik ve cehalet, ve tembellik, ama en çok tembellik fazlaca işlemiş içime... Daha sonralardan kurtulmak, amalardan, keşkelerden, nerdeeelerden, ruhumdan, kararmış umutsuzluğumdan ve bomboş hayallerimden kurtulmak ne de kolaymış aslında... Ama ben hep yanlış sulara atmışım kendimi serinlemek için ve sonra da yok yere boğulurken bulunmuşum...

Ve kendimi ona buna kanıtlamaya çalışırken, kendimin aslında hiç kendim olmadığını farkedememişim bile... Son birkaç günde çok güzel insanlar kattım hayatıma... Ya da şöyle diyeyim son bir kaç günde çok güzel hayatlar kattı insanlar bana... Nefes alabildiğimi, yaşayabildiğimi, sulandığımda tekrar yecerebileceğimi hisseder oldum... Ve çocukluğumdan beri oynadığım evcilik oyunlarının zihnimde toplum tarafından filizlendirildiğini kavradım...

Hayatımın son bir kaç günümde iki kadın tanıdım... İki güçlü kadın, iki ayakları yere basan, iki hikayeler biriktirmiş ve iki mücadeleci kadın... Onlarda kendimi gördüm... Eksilttiğim yanlarımı törpülediğim hırslarımı ve birikmiş hayallerimi gördüm... Ve kendiliğimin kırıklarını onarmaya başladım usuldan....

Mücadele zor iş biliyorum... Yaparım diyemem, ama yapacağım... Söz veriyorum, önce kendime, sonra 30 larıma, sonra 45lerime ve gelecekteki çocuklarıma; doğurduğum veyahut büyüttüğüm....


5 Ağustos 2017 Cumartesi

Mecnun'u "mecnun" yapan Leyla'sı mıydı?
Yoksa Leyla'sızlığı mı?

25. KARE (KABUKTAKİ HAYALET)



Bizi tanımlarmış gibi anılara tutunuruz
Ama bizi tanımlayan yaptıklarımızdır.

KABUKTAKİ HAYALET

4 Ağustos 2017 Cuma

KIVRIK SAYFALAR

ORMANA YÜZERKEN

Açlık üzerine... 

Komşusu açken tok yatmayanlardan geliyorum.  Benim geldiğim yerde insanlar birbirlerine önce "Nasılsın?" sonra "Aç mısın?" diye sorarlardı. Cevap ne olursa olsun gidip yiyecek bir şeyler hazırlarlardı. Sonra ne oldu bilmiyorum.  Kavgalar mı edildi, savaşlar mı çıktı,  insanlık mı öldü hatırlayamıyorum. Ne halden anlar,  ne hatır sorar olduk.  Perde arkalarından bakar,  kapıları tekrar tekrar kilitler olduk. Açın halinden anlamak için söylene söylene oruç tutar,  ardından onlarca kişiyi doyuracak ziyaretler yapar olduk. Gittim baktım, para her zaman kazanılıyor. Gördüm tattım, karın her şeyle doyuyor. Yaşadım yaşadım da,  bir türlü anlayamadım.  Her geçen gün bize böyle ne oluyor? 

EZGİ AYVALI

3 Ağustos 2017 Perşembe

KIVRIK SAYFALAR (ADRESİ DEĞİŞMİŞ İLK ŞİİR-NAZLI BAŞARAN)

'Sevgilim sana İsa'dan ve Musa'dan
bahsetmek istiyorum.
Ay'ın, Dünya'nın etrafında kaç kere döndüğünden,
Sivrisineğin tam kırk yedi dişi oluşundan
ve
Gök kubbenin altında konuşulan her dilden.
Saçının önüne düşüşünü nasıl sevdiğimden
bahsetmek istiyorum sana.
Sabahları evde çıplak ayak yürümeyi,
Sen uyanmadan masada çayı hazır etmeyi
ve
Tüm bunları yapmayı, en içten.
Sana kışın da bir mevsim oluşundan
bahsetmek istiyorum.
İzmir'e de bu sene kar yağdığından,
Sokaktaki aç çocukların birbirini nasıl bıçakladığından
ve 
En bitmez denilen yolların yürünerek azaldığından.'

NAZLI BAŞARAN


Tut elimi,
Tut ki varoluşumuz manasını bulsun.
Bu dağlar, bu ovalar, bak bu tek valize sığan telaşlar...
Bunlar sevdanın olası can yakan kıvrımları,

NAZLI BAŞARAN

KIVRIK SAYFALAR (Ece Temelkuran-Gürültüde gülmek)

GÜRÜLTÜDE GÜLMEK

Ne çok güldük! Gül gül öldük! Gerçekten gülmüyorduk. ama gerçekten ölüyorduk. ''Güler misin ağlar mısın?'' diyorduk, sanki ikisi yapışık kardeşlermiş gibi. Bir de başka güzel komik lafımız vardı bizim: ''Ölür müsün, öldürür müsün?''. Bak onu da niyeyse gülerek söylüyorduk. Yeni değil yani, gülmekle ölmek bizim dilimizde kardeşti. Çok güldüğümüz için değil muhakkak. Belli ki gülünecek kadar çok ölüyorduk.

Şimdi genç çocuklara bir kez daha ''Güle Güle!''. Güle güle Yemen Türküsüne gidiyorlar. Adı Yemen değil, ama bazıları için ''Giden dönmüyor.'' denecek belki. Kim gülüyor? Ne derdi teyzeler eskiden? ''Ben gülüyor muyum!''. Sen de gülme demekti bu, komik olan bir şey yok, topla kendini. Ama gevşek ağızlar gülüyor., işkembeden müteşekkil bünyeler gül gül ölüyor. 

Sen bu gürültüde gülebiliyor musun? Gülmek, yenilmek demekti. ''Kahkahaya milletçe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde...'' diye başlayan bir milli mutabakat belgesini takip edercesine, öyle bir gayret ve kararlılıkla, ''tek kahkaha, tek espri, tek delilik'' altında birleşerek kahramanca sırıtıyorduk. Her deli üstünü başını yırtmaz derler, biz de işte sırıtıyorduk. Ne yapalım yani? ''Gülmeyelim de ölelim mi!'' diyorduk.

Epey oldu değil mi biz sırıtmaya başlayalı? Herkesin en berbat olayla ilgili en iyi espriyi yapma yarışmasında birer Dümbüllü'ye dönüşmesi epeydir var. ''Şakanın Erbabı'' nişanını Birleşmiş Milletler binasında birimizden birimize verecekler herhalde sonunda Zira çoluk çombalak bir kahkaha makinesine dönüştük. Yerli yersiz düğmesine basılan bir kahkaha makinesi.

Siz hiç kahkaha makinesi gördünüz mü?

Çocukken benim bir kahkaha makinem vardı. Avrupa şehirlerinden birinden denizci bir abi getirmişti. Ben denizci abiye aşık olurum hemen tabii ki, çünkü adı üstünde, denziciydi. Düğmesine basıyorsun bu makinenin, içinde kızlı erkekli gülüyorlar. Müthiş bir şey. Çünkü kahkaha bulaşıcı, ağlamaktan daha fena. Eninde sonunda seni de güldürüyor makine, derdi günü bu. Çok geçmedi bu kahkaha atan neşeli insanlarla tanışmak istedim., elbette. 1980'lerdi, kimse gülmüyordu, evimizde kahkaha hiç atılan bir şey değildi. O zamanlar gül gül ölen insanlar değildik; ya gülünüyordu ya ölünüyordu. Henüz ikisi birbirine bitişmemiş. karışmamıştı. Ben de işte nadide bulunan neşeli insanlar neye benziyordu merak etmiştim demek. 

Makine açılınca içinden insan çıkmadı. Tıpkı radyonun içinden de insan çıkmadığı gibi. Televizyonun içinde kablolardan küçülerek giren sonra ekrana varınca büyüyen insanlar olmadığı gibi kahkaha makinesinin içinde de insan yokmuş. Kablolar ve piller vardı.

Şimdi biz kahkaha makinesi gibi miyiz? Kahkahalar geliyor düğmesine basında. Ama içimizden bir çocuk merak edip açsa şaşıracak, diyecek ki ''Allah Allah, içinde hiç insan kalmamış.'' Şöyle düşünecek belki: ''Gül gül öldüler demek.'' Çocukluk aklı işte, ne bilecek!

Şimdi sen de gürültüde gülüyorsun. Gül tabii, gülmeyip ne yapacaksın! Artık pek ayırt da etmiyorsun, öyle mi? Birbirine durmadan gülünecek şeyler gösteren, telefon ekranlarında durmadan gülünecek şeyler arayan insanlarız biz. Büyük bir kahkaha makinesi; kablolar ve piller, şarj aletleri ve ''uygulamalar''.

Bir gürültü var, kanlı irinli bir şey. Arsızlıktan ibaret dev bir kist, öyle pis. Tüy yumağı var memleketin boğazında sanki. Dev bir öğürme gürültüsü bu.

Teyzeler haklıydı:
''Ben gülüyor muyum!''

Ben gülüyor muyum? Gülmüyorum. Bu gürültüde gülünmüyor. Bazı çocuklar güle oynaya Yemen Türküsü'ne gidiyor, neyine güleyim. Ağlayanların gürültüsünü bastırmak için mi? Kahkahanla gölge etme sen de, ağlayanın sesi duyulsun. Topla kendini. Çünkü gülmekle ölmek kardeş değildir, alışma sen de.

''Şehitler ölmez, babalar ölür.''

demişti günün birinde bir askerin oğlu.

ECE TEMELKURAN

(Kafka Okur Dergisi'nden alıntıdır.)